06 Kasım 2009 Cuma

Biz aslında 6 kişilik bir aileymişiz de bilmezmişiz...

Valizler hazır hem de büyük küçük demeden herkesin ayrı ayrı, ilaçlar çantada, izlenecek dvdler yanında, oyuncaklar, diş kaşıma şeyleri, bezler, yolda yenecek aburcuburlar, bir iki yol sohbet konusu, bol heyecan, bol heves, bol keyif ve valizlerden önce hazırlanmış bir kavanoz balık...

Biraz havamızı değiştirmek, iki arkadaş görmek, kahkaha atmak, rahatlamak, alt kattaki tadilatın gürültüsünden uzaklaşmak, bir dolu kuzeni kucaklamak, kucaklanmak, hastalıkları geride bırakmak, karasal iklime huhuu demek, gezmek, kardeşe sarılmak, şeker sohbetler etmek için uzaklaşıyoruz buralardan...

Belki biraz, belki çok, belki kısacık zaman sonra dönmek üzere...

05 Kasım 2009 Perşembe

Şimdi...

Nedir bu fotoğrafdaki terslik....
7 aylık çocuğun eline "action man" oyuncağı vermek mi?
Çocuğun bu oyuncakla oyalanması mı?
Yoksa çocuğun bu oyuncakla oynamak niyetine ağzına sokması mı?...
Hiçbiri...
Terslik bu oyuncağın aslında bu çocuğun ablasına ait olması...
Terslik ablasının bu oyuncağı kıymete bindirip köşe bucak kardeşinden saklaması...
Terslik ablasının saklamasına rağmen bu çocuğun bu oyuncağa düşkünlüğü...
Terslik bu çocuğun elinden bu oyuncak alındığındaki feryat figan ağıdı...

04 Kasım 2009 Çarşamba

Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor ya hasta ya da yatıyor...

Her doğum ertesinde olduğu gibi yorgun düşen bağışıklık sistemim yine devre dışı şu sıralar. Bir "aman her yanım kırılıyor off... ay yahu hastamıyım ben ne.. vay vay..." türküsü dilimde, burnumun fırkları ritim tutuyor bu namelere.

Ama bir önceki hastalığımdan bir farkla, annem yanımda.

Bu sebepten midir virüsün fakrından mıdır bilmem ama içim pır pır bir mutluyum, herkes full mesaisinde evde ya... Naile hanım temizlik yapıyor, kızım ortalarda kıvırtıyor, oğlum çığlık çığlık üstüne diş çıkartıyor, annem herkesin peşinde yemek yapıyor yediriyor... Ben... Ben yatıyorum... Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor mesajı üretiyorum... Çevirim dışıyım, offum, yokum, yatıyorum...

İçimde okulu hastalık sebebiyle kırmış evde yatan hayta liseli ilkay var şimdi. Hani bütün arkadaşları okulda tarih dersinde sıkılırken o evde yatar hiç bir şey yapmaz hatta yatmaktan sırtı acır ya... Hani o virüsü kapabilmek için en hasta arkadaşının sırasında bir gün geçirir sarmaş dolaş sırf ertesi gün ateşi çıksın diye ya... İşte ondanım şimdi...

Olur gibi değil, hastalık bütün görevlerimden el etek çektirdi ya, bana yatma özgürlüğü sağladı ya, işte sırf bu yüzden bildiğin mutluyum... Yatağımda sarılıp yastığıma gülümsüyorum. Hani başıma bir bıçak saplanmış gibi ağrı yapışmış olsa da , etlerim dökülse sızlasa da birisi geçmiş olsun diyecek de geçecek diye bile korkuyorum. Hastayım ve mutluyum işte nokta.

Ama günün sağlamasında bir kare var ki kaçırılmayacak, hastalığı boşverip kalkıp yataktan karelenecek... Oda birbirlerine havuç yemesini öğreten cüceler..

02 Kasım 2009 Pazartesi

Hı?...

Biliyorum, hatta yazıyorum kızım ileride kötü çocuklardan hoşlanacak diye...

Nerden denmesin biliyorum ama sırf annesiyim diye değil...

Dora'yı sever ama Diego'yu değil hani düzgün efendi çocuk ya... Ama onun en sevdiği arakçı tilki olur bütün o çizgi filmlerin karakterleri içinde. Demez ki yardımcı rolde bu tilki. Yeri ayrı onun. Kolyesini yapar boynuna asar...

Hani kız çocuğu kedi sever köpek sever deriz ama o aslında en çok ejderhalara bayılır. Hatta, hayali bir erkek ejderha arkadaşı bile var geceleri yatmadan önce "iyi ceceleeeyy" dediği...

Garfield... Haşarı, obur, bazen pis ve kesinlikle yaramaz ya... Ona göre "süpey biy yayatık" o kedi...

Hani müzik sever ama tahmin etmezdim kızımın daha 3 yaşında Teoman fanı olacağını, her arabaya bindiğinde "en sevdiimi açaymısın babajım" diyeceğini, tenin esmer ruhun sarışın şarkısınıı en az 10 defa dinlettireceğini yol boyunca... Özellikle o parçadaki haşarı ses tonuna bayılacağını, kafasını cama çevirip hiç konuşmadan ve konuşturmadan dinleyeceğini...

Yoksa yanılıyormuyum... Yoksa Teomanın o şarkıyı söylerkenki sesinden çok o parçanın ritmine mi hayran sadece... Veya arakçı tilkiye hiç arkadaşı yok ve herkes onu dışlıyor diye mi acıyor... Belkide garfieldın şakacı yanına vurgun... veya ejderhaların renklerine hasta...
Yoksa ben sadece cin fikirli bir annemiyim... Yoksa kocamın dediği gibi söyleye söyleye gerçek mi kılacağım bu kötü çocuk mevzusunu sonunda... Hı?...


01 Kasım 2009 Pazar

Zaman(sız)...

Ben zaman yetmiyor diyorum ama aslında zamanı yönetemiyorum anladım...
Ben zamanı yönetemiyorum ama zaman beni parmağında oynatıyor onu da anladım...
Parmağında oynatırken çok feci yıpratıyor hatta onu bile anladım...
Yani zamanla yıpranıyorum...
Veya zaman içinde yıprandım...
Eskidim bu kadar zamanda, modelim kaç hatta? taa 72...
Yani zaman beni eskitiyor...
Veya zaman içinde eskiyorum...
Zaman...
Zaman zaman...
Şarkıdaki gibi hatta... "Zaman zaman hıııımmmm o zaman"
Zaman zaman saçmalıyorum şimdi de bunu farkettim...
Sadece zaman zaman değil sanırım, daha sık hatta...
Zaman...
Zaman içinde delirdim mi yoksa...
Deliyim zaman zaman...
Yok yok çoğu zaman...
Böyle daha uzatabilirim mevzuyu satırlarca oysa...
:) oruç aruoba esinlemesi yaşamış ilkay halleri... Aslında normal bir yazı olacaktı hatta işlerimi yetiştiremediğime, 24 saatin yetmediğine, tuğba'nın yazısından esinlenip pazar alışverişine zaman ayırmak istediğime, mola alıp herşeyden bozcaadaya gitmekten, bütün herşeyi kenara itip yeni oyuncaklar yapma arzuma, yağmurda ıslanarak yürümeye dair bir yazı... ama içimden bu çıktı..


30 Ekim 2009 Cuma

Taklit kokan hareketler bunlar...



Bak seni gidi bodur fare... Otur yatağın üstüne, geç aynanın önüne, al anneanneyi model niyetine karşına... Başla kopya pozlar çekmeye :)

Nerden bilsin ki daha bir kaç hafta önce annesinin buna benzer bir pozu kardeşiyle çektiğini ama tesadüf işte veya aynı bakış açısı diyelim. Genetikmi acaba... Bilmem ama o fotoğraf makinesini eline aldığındaki ağzı açılmış ciddi havaları yok mu...

29 Ekim 2009 Perşembe

37ay+15gün (Bayramlar kaça ayrılır...)

"Kızım bugün cumhuriyet bayramı. Atatürk bu gün..." diye başlayan uzun bir konuşma yapar babası sabah sabah kızına. Dinler bilmiş bilmiş kurabiye babasını.

çocuk: ananeee
anneane: efendim canım
çocuk: biiiyomusun bugün baayam.
anneanne: evet canım.
çocuk: bugün bayam cumuyeti
anneanne: canım benim evet
çocuk: hadi paya veesene bana. bayyamlayda çocuklaya paya veyiliy bimiyomusuuun...

Akşamına sıkıca giydirilir kurabiye hanım annesiyle birlikte doğruca cumhuriyet şenliği ve konserini izlemeye, bayrak sallayıp kalabalıkla coşmaya... Dönüşte tekrarlanır bilgiler sağlamlaşsın diye, bu bayramda para toplanmadığı ve 29 ekimin ne olduğu kısaca ve 3 yaşa uygun anlatılır annesi tarafından... Bu defa da...

çocuk: ama anne bana bu bayamdada paya veemelisinis çünkü benim bayon fayan fiyan almam lasım anlamadın mııı" der, anne biter.

Bu yağmurda...

Telefonla arayıp gürültüden sesimi duyamayanlara cevabım şu sıralar "alt katta tadilat var" oluyor. Oysa tadilat kelimesi kifayetsiz kalıyor çıkan gürültünün yarattığı hengameye... Sanırım esas yaptıkları evi tamamen yıkıp tekrar inşa etmek.

Dün her odanın altındaki matkaptan ve gürültüden, ayağımızın altındaki o garip sallantıdan kaçacak yer kalmayınca evin içinde... Çocuklar uykusuz sersem tavuklara dönünce... Annemle benim migrenimiz tutup, kocamın siniri tepesine çıkınca hadi dedik gidelim buradan, akşama kadar oyalanacak bir yerler bulalım.



Bu yağmurda... Nereye gidilir ki iki çocukla... Kapalı bir mekan olacak mecburi... Ee o kadar hastalık deniyor... Ama söz konusu akıl sağlığı ne yapalım, beden sağlığını koruruz bir şekilde elbet... Nasıl olacaksa artık...



Sonuçta bir şişe dezenfektan ve bol ıslak mendil gölgesinde akşama kadar dolaştık ortalıkta. Yıpranan sinirlerimizi çikolata, çilek ve kahveyle tamir edip yetmediği yerde alışverişle daha da yatıştırdık. Evden çıktığımızdan daha mutlu, sakin ama yorgun döndük ama şimdi bir hapşuran olsa herkes başında dik gözlerle acaba diye birbirini süzüyor. Bak yine biri hapşurdu...

28 Ekim 2009 Çarşamba

Dumanı üstünde hatta tazecik...


Ben de çok sevdim bu gece yarısı cümle alem uyurken örülmüş yeni bıdığı.

Ama aramızda en çok evin küçüğü bayıldı ona. Tadını da sevmiş olacak ki ağzından hiç çıkarmadı üstelik.




Size not: Sakın bunun gözleri kaymış demeyin o da size nerem doğru ki der. Bu arada benim için artık bütün gözler biraz şaşı, biraz kayık... Modelim malum sormaya ne gerek :)...

Kendime not: Sızlanıp duruyorsun iki çocukla tatlı yapamadım döktüm saçtım vıdı vıdı diye ilkay ama bak istersen nelere zaman bulabiliyorsun. Hayır yani insanları ikinci çocuk fikrinden uzaklaştıracaksın, o olacak... Hatta cıkcık cık...

27 Ekim 2009 Salı

Kalp kalbe bu kadar mı karşı olur...


Olur...
Ne akvaryuma gidildiğinden, ne de nemo aşkından haberi olmayan anneanne bir gün elinde bir kavanoz ve iki balıkla çıka gelir evimize. Kurabiye sevinçten delirir. "Annanejiiim..." diye dolaşır evde. Akvaryumun içine ne atacağını şaşırır, hayvancıklar da ne yapacaklarını. İşin hoş kısmı balıklardan birine kendi, diğerine kardeşinin adını verir.
Ailece gelip gidip balıkların aheste yüzüşü izlenip huzura erilir. Nokta.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Hafızamda çatlak mı var, kaçak mı? Hatırlayamıyorum...


Aman kaybolmasın dediğim neleri kaybettim neleri...Şimdi ise nice şeyi kaybettikten sonra kenara köşeye itina ile sakladığım bu mantarı buldum. Sanırım ilk içtiğimiz şampanyanın mantarı. Sanırım diyorum çünkü hafızamın bu konuya dair olan kısmı kendini imha etmiş... Hatta üstüne yeni bilgiler yazılmış bile..

Kimbilir neyi kutlamışız...
Sahi ilk kutlamamızmıydı... Belki...
Yoksa sadece birlikte içtiğimiz ilk şampanya olmasımıydı önemi... Olabilir...
Özel bir gün müydü peki... Sanırım...
Önemli miydi bizim için... Demek ki...

Hayır saklayacak kadar önemli madem... Madem itinayla gizleyecek kaybolmasın diyecek kadar özel de unutmamak için sebebini de yazsaydım ya saklamadan önce bir köşeye... Hani hatıra olsun diye, kenara köşeye kitap aralarına sıkıştırdığım notlar gibi...

Bak kaç gündür beynim patladı acaba nedir diye diye, hala hatırlayamadım...
Acaba nedir... nedir... Yok yani atayım mı, yoksa diğer neden sakladığımı hatırlamadıklarımın arasına mı koyayım... Çöpçülük ve unutkanlık kronik mi yoksa bende??

25 Ekim 2009 Pazar

İki çocuk ve hayat...

İki çocuklu hayat dersine hoşgeldiniz. Kısa bir yoklama yapıp ardından bugünkü dersimize başlayalım...

Konu: Hane dahilinde iki çocuk varken annenin canı tatlı isterse ne yapar, nasıl yapar, yapsa bile yiyebilir mi, ne eder, nasıl eder...

Öncelikle çocuklardan küçük olanın bayılacak kadar uykusu gelinceye kadar beklenir. Sonra yeni kaşık mamaya başlayan bu bebeğe meyvesi olabildiğince hızlı ve etrafı kirletmeden yedirilir. Malum az sonrası için kendimize zaman ayırmamız gerekir.

Bebeğin bayılacak kadar uykusu olduğu için diğer çocuğun çığlık atmalarına pek aldıracak takati kalmadığından itina ile iki sallamada sızar.

Ardından büyük olan çocuk ile mutfağa geçilir.

Önce tatlının çikolata sosu hazırlanır, kolaya kaçmak için hazır sos kullanılır. Bunun için süt çocuğun eline verilir. O oyun yapayım derken sütün yarısını yere döker siz temizlerken bir kısmını içer. Ölçüsü kaçan süt boşaltılır ve yeniden doldurulur. Bu defa sos paketini havadan boşaltığından çocuğu öksürük tutar ona su verirken bu defa bu karışımı karıştırmak sureti ile tezgaha bulaştırır. Neyse sonra temizlerim denilir sos pişirilir. Bir kaba alınır, sos tenceresi tencere dibini yesin oyalansın diye çocuğun önüne masaya verilir.

Ve hızlıca tatlının irmikle hazırlanan alt kısmına geçilir. Bir ara elinde kaşıkla sosun tencerede kalan kısmını sıyıran çocuğa bakılır bu arada irmikden kaç kaşık koydum, şeker fazlamı oldu karmaşası yaşanır. Ocağa konur. Tezgahın kirli yerlerini temizlerken çocuğun ağzının içinde sorduğu "elimi sokabilyiymiyim" lafını anlamayıp "hııı..." denir. Arkanızı ilk döndüğünüzde saçlarına kadar sosa bulanmış bir çocukla karşılaşılır bu defa "hiiii" denir. Neyse olmuş artık daha ne kadar bulaştırabilirki gafletine düşülür. Bu arada tatlı kaşla göz arasında dibini tutar. Hemen tencere değiştirilir. Yanan tencere yıkanmaya çalışılır. Arkanızı döndüğünüzde gözleriniz yerinden fırlar duvarlar bile sos olmuştur. Ağlamak istersiniz tatlı isteyen yanınıza itinayla laf giydirirsiniz. Alel acele tatlıyı servis tabağına boşaltıp sosunu döküp önce kızı temizlersiniz ki bu banyo dahil 45 dakikanızı alır. Sonra bu süre içinde mutfaktaki lekeler kuruma evresine girmiştir. Onları temizlerken sıklıkla çığlık atıp ağlama isteği gelir.

Bu arada küçük olan çocuk uyanır. O da ne kaka yapmıştır. Acıkan bebek, ağlayan çocuk, yemeklerini yedirmek uyutmak derken yemek bile yemeyi unutursunuz ve akşam çoktan biter.

Ve gece yarısına doğru bilgisayarınızın başına oturduğunuzda harcadığınız kalorileri geri kazanabilmek için iki tabak tatlı yer ve hiç vicdan azabı duymazsınız. Kanınızın son damlasına kadar hak edilmiş bu tatlı mis gibi gelir.

Afiyet olsun...

Ödev: İki çocuklular hemen bir irmikli tatlı yapacak ve yaşadıklarını yazacak. Tek çocuklular için bu bir dönem ödevi olacak onun için hemen ikinci çocuğu yapıp sonra tatlı yapacaklar. Sınavda bu tatlıdan değil aşağıdaki fotoğraftaki adı bilinmez tadı şahane tatlıdan sorular gelecek çalışın. Ders bitti haftaya iki çocukla dışarı nasıl çıkılır bu kaç saatinizi alır konusunu işleyeceğiz. Hadi şimdi tenefüse çıkın bakiiim...


24 Ekim 2009 Cumartesi

Gezgözarpacık...

Çok eğlendi yeni açılan akvaryum'da, çok...
Her çeşit balıkla tanıştı...
Ama en çok ortalarda dolaşan ahtapot şeklindeki kukla abilerden korktu...
Kaybolacağım paniği birden peşine düştü de "baba gel" "anne koş" çığlıkları ortalığı birbirine kattı...
O bütün konsantrasyonuyla balıkları izliyor sanırken biz, kardeşini çaktırmadan sevmeye çalışanlara bir bir yandan yandan ciddi bakışlar attı...
Annesinin el süremediği yıldızları, yaratık görünümlü yengeçleri eline alıp üst baş yarı beline kadar ıslana ıslana havuzlarında sevdi...
Koskoca köpek balıklarını pek tınmadı da, kayıp balık nemo ve kardeşlerini bulduğuna çok sevinip yapıştı akvaryuma öp öp bitiremedi "işte buydum sisi yaçasııın" diyerek...

Ama kesmemiş olacak bu kadar atraksiyon ki eve dönerken babasına "şimdi de amazon oymanına mı gidiyoyus babajım" diye soruyordu... "Ah kızım açılsa istanbula bir şubesi hemen" diyor babası:)

22 Ekim 2009 Perşembe

Eğil bak kulağına bişey diycem, ama aramızda kalsın tamam mı {korkuyorum}...

Daha altı aylık haliyle biberondaki meyve suyunu beğenmemesinden sebep benim her ağzına dayamamda emmek yerine biberona hava üfleyen, sevmek için ve kızdığı için her fırsatta şakaklarımdaki veya ensemdeki o en çok acıyan saçlara yapışan, ilacını buharlaştırıp veren cihazın hortumunu çekip çıkararak çaktırmadan olaya son veren cin oğlumdan...

İstediğini yaptırmak için "ay sen ne şekey biy anesin öle hadi bakayım bana biy tatlı bişey vey bakayım seni gibi gibi" diye beni kandırmaya çalışan, istemediği olduğunda kaşı gözü buruşturup "bana baksana sen, sen ne biçim biy aneesin çabuk çekil buydan" diye buyuran kızımdan...

Ve ileriki zamanlardan, çok değil taş çatlasın 6 hadi bilemedin 12 ay içinde başıma geleceklerden korkuyorum...

Masum gülücüklerine aldanmamak lazım ecinni bunlar, bildiğin...


Nasıl oldu anlamadım ama iyiyim şimdi...

Can sıkıntısıyla bindim arabaya... Acilen alınması gereken çocuk çorabı bahanesiyle hem de :) "Aa kızımın yeni elbisesinin altına giyebileceği hiç çorabı yokmuş" diyerek. Hoş kimsenin yuttuğunu sanmam ya, ne tam pansiyon konaklamalı misafirlerimizin, ne çocuklarımın, ne de kocamın, neyse...

Ama olsun evi dikiz aynasından görebilmek bile iyi geldi ilk etapta, sonrasına bakarım daha da açılırım herhalde aradaki mesafe arttıkça dedim...

Malum çorapları almak için kaç mağaza dolaştım sahi... Bu arada hazır sukunet içindeyken kulaklarım, hem de telefonda kendi konuştuğumu anlayabilecek durumdayken, bir dolu arkadaşımı aradım... Aranıp dönmediklerimi, uzun zamandır naber demediklerimi, sesi soluğu çıkmayanları, özlediklerimi, bana küsenleri, benim küstüklerimi...

Sonunda karşıma iki depresyon, bir işler kötü gittiğinden buhran, bir intiharını planlayan, bir işten istifa artık ev kadını, bir ayrılığın eşiğinde ilişki, bir şehir değişikliği çıktı.

Şaka mı bu, hani arkadaşlarımın ağız birliği yapıp beni kafaya aldıkları cinsden...
Eve döndüm suratımdaki garip ifadeyle, kocam "ee bulabildinmi çorabı" dedi muzurca ve kendince anladığını belli etmeye çalışarak. "Yok ama artık kendimi daha az sıkıntılı hissediyorum, hani beklide de sıkıntısız bile denebilir" dedim. "Daha sık çorap almaya git istersen, bak yaramış sana" dedi.


Herkes ayrı bir kıta ve her kıta etrafını çevreleyen kendi okyanusunda boğuluyor yani.

Şimdi normal bir insan bu kadar sıkıntıyı dinledikden sonra bile omuzlarını düşürür dimi. Ama ben sonrasında nasıl daha çok bunalmayıp bu noktada olduğuma şaşırsam da sanırım, ya kendimi nasılsa herkes sıkıntıda diye teselli ediyorum içten içe, ya bu kadar sıkıntılı insanın arasında kendimi yanlız hissetmiyorum total sıkıntı miktarımdan dolayı, ya da benim de sıkıntım mı varmış diyorum avunuyorum... hatta peh diye de ekliyorum sıkınıtm mı varmış benime...

Peh...

20 Ekim 2009 Salı

Biraz vanilya, bir fincan ve bol tarçın işte çocukluğum...


Ne zaman çok hasta olsam annemi özlerim...

Ve ne zaman annemi çok özlesem kendime muhallebi pişiririm...

Vanilyalı...

Mis...

Ama annemi aradım bu defa, " muhallebi kokusu bana seni hatırlatıyor " demek için.

"Mamayla büyüdünüz ya siz, kardeşinde sende ondandır" dedi. Yıllardır farkedemediğimi bir çırpıda çözüverdi...
"Ee mama derdin muhallebi demedin ki hiç" dedim "Eskiden mama mı vardı kızım aa..." dedi sanki bilirmişim gibi.

"Ee madem başladın piskanalize söyle o zaman ben neden muhallebileri hep bardağa koyuyorum tabak yokmuş gibi" dedim. "Çok yapardım siz çocukken, tabaklar yetmezdi bende bardaklara koyardım fazlasını kardeşinle kavga ederdiniz, o bardak benim bu bardak senin diye" dedi.

"Peki bir de şu tarçın meselesini aydınlatsan anne" dedim "...onun geçmişimdeki yeri nedir, hani bayılırım ya nedendir" dedim. "Ay ne bileyim kızım sonradan alışkanlık edinmişsindir, hadi hadi..." dedi. "...hatırlamıyormuş gibi soruyorsun, daha kaç yaşındasın kızım sen, ben kendi çocukluğumu bile hatırlıyorum... Neyse çocukluğuna dair soracak başka sorun yoksa kapatayım, hatta babana bir muhallebi yapayım... öptüm seni... bu arada ilkay... ben seni sen hasta olmadan da çok özlüyorum"

Bir zarf dolusu gülücük...


Bir kart bir çocuğu bu kadar mı sevindir...
Hem de nasıl...

Geçmiş olsun diyor kartta, kardeşini öp benim için diyor.
Bu damlalı zamanlar çabuk geçsin diyor...
Bir kıta öteden gelmiş olması farketmiyor onun için, sadece ona özel olması yeterli...
"Baak mektupum vay benim" diye gösteriyor her gördüğüne...
Teşekkürler sana, kucak dolusu hemde :)

15 Ekim 2009 Perşembe

Bazen pek çok iyi şeyin sebebi bu blog oluyor ya hadi bakalım...


Hani sorulur ya her çeşitten sanatçıya ünlü olduklarında, bir röpörtajda veya bir televizyon programında... Mesela...

Müziğe ne zaman başladınız...
3 yaşındayken babam ilk piyanomu aldı, o sebepten...

Resim nasıl girdi hayatınıza...
Daha çok küçükken ailemin aldığı boyalar vasıtası ile...

Ne bilinçli anne babalar var diyor insan. Biz de ise durum biraz daha değişik...
Mesela kızıma ileride sorsalar...

Fotoğraf hayatınıza ilk nasıl girdi de böyle harika bir sanatçı oldunuz...

3 yaşındayken hasta olduğum bir gün hazır kardeşim de uyumuşken, annem sırf bloguna yazı yazabilmek için, başı rahat kalsın diye elime makinayı verdi bak bu düğmeye basınca fotoğraf çekiyor dedi. Sonra döndü blogunun başına. Bu arada Tanya diye biri ile telefonla da konuştu sevinçle. Neyse böylece başladım fotoğraf çekmeye. Annem bile şaşırdı ilk çektiklerimi görünce hatta tesadüfü sandı ama.... İşte o gün bugündür elime yapıştı bu makine... Annemin beni başından savması sebebiyle büyük bir fotoğraf artisti oldum anlayacağınız. Sağolasın anne ve sağolasın blog...

Gerçi son kısımlar hafif sitemli gibi ama olur mu olur, neden olmasın... Olsun da hatta...

Yedim ama bir sebebi vardır mutlaka...

Hastayken, sinirliyken, yolculuk yaparken, sınava girerken, üzgünken,
düşünürken, ağzım boş durmasın derken, yorgunken, mutsuzken, endişeliyken, beklerken, geçsin derken, açken, açlığımı bastırayım derken, kahve içerken, çay hüpletirken, canın başka bir şey yapmak istemezken, evde yemek yokken,
kavgalıyken, sıkılırken, sıkarken, yazarken, okurken, çocukluğunu hatırlamak isterken,
hem yiyip hem çocuğunun çokopiyens demesini sempatik bulurken...
ve daha binlerce sebepten...
Yiyorum, yiyorum, yiyorum...
Sonra da
neden ben hala şu kalan 17 kiloyu veremedim diyorum ...

Ama kardeşim insan her ısırıkda da mı çocukluğuna döner istisnasız ;)
Şimdi mi... Ev deli çocuklar bahçesi, hepimiz çocuk...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Hastayken yapabildiklerim ne şaşırtıcı oysa...



Hani evden birileri veya hepsi hasta oldumu evi bir ilaç kokusu sarar ya dip bucağa kadar, ya da her yerde içilmiş yarım kalmış su bardakları, hani herkes hasta da olsa kimse bir diğerinden mikrop kapmak istemez diye.... Her yerde ama her yerde burnu silinip bırakılmış kağıt havlular, tuvalet kağıtları, mendiller olur ya... Şurup şişeleri birbirine girmiş prospektürler kayıp... Kimsenin burnu koku almasa da eve yerleşmiş herkesin duyabildiği bir vicks kokusu yakar genizi... Ocakda kaynayan ıhlamur, peki ya dönen mideleri hatırlatan nane limon... Herkesin burnu kırmızı herkesde bir fırk sesi bir öhö bir köh köh üç beş hapşu... Ev dağınıklıkda boyut atlamış, her yer heryerde... En çok ihtiyaç duyulan şey fanila atlet olur ya ateş ter ikilisi el ele verdi diye, karaborsa ara bul bitince, olmadı herkes bir başkasınınkine saldırır... Çamaşır sepeti dolar taşar kimse ütü yapamaz hastalıkdan, herkesin kılık kırış kırış... Sesler kısılır çatal çatal konuşur herkes sanırsın ev ahalisinin tamamı erkek, birbiri ile dalga geçer herkes... En çokda herkes uykulu bakar hiç uyku sevmeyen çocuklar bile benim uykum var diye dolanır ya ortalıkda anne baba sevinsin mi üzülsün mü bilemez ya...
İşte bizde herşey ve herkes tam da böyle...

Anne fırkfırk, baba köh köh, kurabiye hanım ıhtıs, lokum bey hapaşupa...

Anne ile baba nöbette...

Anne geceden uykusuz diye uyumamak için eline ipi tığı alır baba yine onu babanesine benzetir. Anne bu defa sert bakar, baba aldırmaz güler. Anne ne ördüğünü bilmez. Bir ara baba bakar "ne yaptın sen" der ikisi de annenin ördüğüne şaşar kalır. Ama en çok anne kendi ördüğüne şaşar. Baba "bana kağıda çiz desen çizemem" der anne "bende" der ikiside güler sonra gülmekten öksürür ve sonuçta nur topu gibi bir koca kafalı kuşları olur. Çocuk uyanır bu kuşa "tutu" adını koyar annede ona "lady tutu" der... Ama çocuk bir türlü lady tutu diyemez daha çok maydi fuku gibi birşeyler der... Hepsi güler öksürür hatta hapşurur böylece hasta hallerine bir eğlence çıkar...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Hayatımın 13723. gününde ben...

Kocaman bir ağlamanın gelip boğazıma oturmasını, üstelik orada takılıyken içimi karartmasını ve onu birtürlü çıkaramamayı SEVMİYORUM.

Kızına "sen bir çocuksun bense büyük bir adamın" diyerek atışmada son noktayı koyduğunu sanan kocamın kızından aldığı "baba bende bi gün büyük adam olucam o saman da ben sana baayıcam" lafından çok, kocamın yüzündeki şoke olmuş ifadeye GÜLÜYORUM.

Hala elimde sürünen kitabı bitiremeyip kendime daha küçük hedefler koymayı daha mantıklı buluyorum. Mesele artık 50. sayfasına ulaşmaya ÇALIŞIYORUM.

Nobel barış ödülünün ihtimaller dahilinde dağıtılmasına ve yeni sahibine ŞAŞIRIYORUM.

Benim onu tanıdığım nice zamandan sonra ilk defa "ben çok kilo almışım yahu" diyerek ciddi bir rejime giren ve azmedip 8 kilo veren kocama İMRENİYORUM.

Annemin "kızım aman kocan kilo verdikçe sen daha kilolu duruyorsun, ya sen de zayıfla yada onun rejimini engelle" espirisi aklıma geldikçe kahkaha ATIYORUM.

Kurabiye hanımla o benim ben onun sınırlarımıza sonuna kadar dayanınca, 3 yıllık ortak hayatımızın en büyük kavgasını yapıp önce kendimize sonra birbirimize şaşırdık. Şimdi düşündükce benim herşeyden çok kendime şaşırdığımı FARKEDİYORUM.

Bir lokum bey ağlar, bir bu sese kurabiye hanım uyanır, sonra kurabiye hanım ağlar, lokum bey daha da fazla ağlar ve bu tüm gece sürer... Değişen aşı takvimi sonucu 4 aşıyı bir defada yaparak hepi topu 6 aylık bebeğin dumur eyleyenlenmesiyle tüm geceyi ayakta geçirir karıkoca. Ayakta UYUYORUM.

Evimizden ve hengamemizden çoğu zaman kaçar gibi kendi evine giden annemin bizi bir an önce özleyip gelmesini dört gözle BEKLİYORUM.

Beklediğim nice şeyden en beklediğimin bana bu kadar uzak olmasına ve hala olmamış olmasına ÜZÜLÜYORUM.

Geceleri uyanınca bir sebepten, çocukların uyku seslerini büyük bir zevkle DİNLİYORUM.

Ameliyata rağmen hala beklememiz gereken ve tamam herşey yolunda artık denilecek o 1,5 ayın geçmesi için SABIRSIZLANIYORUM.

Üç yaşında kriz yoktur herhalde derken şık bir krizde boğulduğumuzu fark edip, yaşıtları ile benim artık bulunamadığım aktivitelerde bulunabilsin diye kurabiye hanıma eteklerim tutuşa tutuşa kreş ARIYORUM.

Şu üzerimde kalan 17 kilocuğuda bir an önce verebilmeyi İSTİYORUM.

İşim yok ya hayatımın kaç gün kaç saat kaç saniyeden ibaret olduğunu HESAPLIYORUM.

Lokum efendinin canım ne kadar sıkkın olusa olsun bir gülücüğüyle beni hemen toparlamasına BAYILIYORUM.

Benim için ağır olan, onun için oyun sayılan kurabiye hanımın markette "beni yahat bıyak" diye bağırmasını, sevimli ve komik bulup gülen etraftaki insanlara BOZULUYORUM.

Telefonumun hattının sınırsız tarife olmasından sebep, konuşmaların uzayıp en az 45 dakikayı bulmasından ve hatta bitememesinden SIKILIYORUM.

Kızımın kendince uydurduğu ingilizce şarkıları dans ederek söylemesini kahkahalarla İZLİYORUM.

Bundan 10 yıl sonra çocuklar büyüdüklerinde çıkacağım seyahatleri HAYAL EDİYORUM.

Artık sigara içmesem de balkona çıkıp arada sırada elimde kahve bir sigara içimi vakit geçirmesini SEVİYORUM.

Akşamları nasıl oluyorsa herkes uyuduktan sonra vakit bulup üstüne bir de sıkılıyorum. Bende örüyorum, ÖRÜYORUM.

13723 mü dedim, neredeyse o bile bitecek ben yazı yazarken... Zaman ilerliyor durmadan... tik tak tik tak... Yazsam da koca bir liste kim bilir yarın neler eksilip neler eklenecek...

11 Ekim 2009 Pazar

Ee Cem de büyüdü, geriye kaç bebek kaldı...

Ele avuca sığmaz enerjik bir şirin surat Cem...

Bir o kadar enerjik ve hamarat anne...


Harika süslemiş bol mamalı bir masa...

Pastanın üstünde bekleyen süpriz konuklar...


Vee işte Cemin ikinci yaş günü partisi...


Bu partiden geriye...

Daha pasta üflenirken üstünden neyi kapsam acaba diye hedefe kitlenmiş bir avuç çocuğun yedikleri avuçlar dolusu şekerden kaynaklı gün içinde bitmeyen enerjileri ...



Bol bol fotoğraf



Makapaka senin upsy benim kavgasından zor kurtulmuş bir pasta...

Vee daha iki yaş krizi yaşamadığından başına geleceklerden habersiz bir anne kaldı...

Sen hep mutlu ol CEM :)

07 Ekim 2009 Çarşamba

Eğer birgün dedim....


Uyusun diye attığımız taklalarda son moda hayali hayvanlarla ilgili hiç yaşanmamış anılar uydurmak.

Mesela..."Ben bir gün yolda giderken bir arı geldi yanıma, bana dediki..." diye başlayan...
Veya "Bir gün deden balık avlarken yanına bir martı gelmiş, önce bir öksürmüş..." ile meseleye giriş yapan
Veya onun en favorisi evcil maymun Jasmin'le ilgili olan... En çok kavun yemeyi seven, taze fasülyeye hayran, haylaz, üstüne yaramaz ama mutlaka her kötü meseleden kendine bir ders çıkaran üstelik konuşan evcil maymun Jasmin...
O Jasmin'li hikayelere bayılıyor, ben de çok sevdiğim Jasmin ismini cümle içinde kullanmaya...

Bir akşam hikayenin sonunda sordum...

Büyüyünce bir kızın olursa adını jasmin koyarmısın?... Lütfen...
Ama anne o biy maamun adıı???
Ama çok güzel bir isim hı olmaz mı?
Hayıy ben orzming koyucam oluy mu?
Kütük memurunu epey bir afallatacaksın anlaşılan.
Kimi?
Boşver hadi iyi uykular. Zaten memurdan önce bütün aile bir şoka gireriz biz, ona gelene kadar dimi...
Anne biy tane daha jasminden anlataymısın noooluy...

Kararlı duruyor şimdilik ama deneyeyim bakayım "Ooorzmiiiing kızım hadi çık yukarı annen işten gelicek nerdeyse, kızım orzming bak kime diyoruuuum..."

Çok eğleneceğim ileride belli, yeterki bu kızın hayalgücü hiç hız kesmesin:)

05 Ekim 2009 Pazartesi

Pazar ertesi...

Sahi eskiden bir pazartesi sendromum vardı dimi şimdi gülerek andığım. Hani haftasonlarında sarardı erkenden pazartesinin sıkıntısı... Cumartesi gece dedinmi bir eyvah bitiyor tatil hissiyatının ardından, pazar gününün sabahıyla hepten bir telaş alırdı içimi. Hani eski günlerden kalma pazar banyolarının sabun kokusu ile kolalanmış yakalar, ütülenen önlüklerin kokuları basardı burnuma telaşa ek olarak. İçim kıpır kıpır, epeyce kara, kalbim daha sıkıntılı çırpınır içimde, üstüne "ne bu bee yinemi bitti tatil" lafı dilimde...

Şimdilerde hiç kalmadı o sıkıntı. Ne çalışıyorum, ne de okula giden çocuğum var ya. Ama artık haftasonu hiç sevmediğim günler benim.

Şehrin bütün kalabalığının sokaklarda olduğu, herkesle aynı anda aynı şeyi yapmaya çalıştığımız, çocuklar evde sıkıldı diye mecburen kendimizi dışarı attığımız, daha 5. dakikasında pişman olduğumuz, mutlaka hiç sektirmeden her haftasonu bir sebep doktor telaşımız, nöbetçi eczane aramalarımız...

Şimdi bu yazıyı bu güzel pazartesi gününde yazarken ben, hem de keyifle sabah fotoğraflarımızı ekleyerek gülümsüyorum... Bundan 3 yıl önce aklıma bile gelmeyecek bir sebepden üstelik... Sırf bugün pazartesi diye...