06 Temmuz 2009 Pazartesi

Küsküs çiçeğimiyim neyim...

Hiç huyum olmasa da geçen gün, normal konuşmama devam edebilecekken, belki duymamış gibi yapabilecekken, olmadı yaptığı hatayı yüzüne vurabilecekken, belki cevap vermem gerekirken, hani sadece alınıp, veya mizacım gereği ağlamam gerekirken birden kendimi bile şaşırtan bir şey yaptım... sustum... Hatta kapattım kendimi. Hani saysan etsen 10 yılda bu ancak 3. olsa da kişisel hayatımda... İlkay ve küslük cümle içinde bile birbirlerine yakışmıyor olsa da, bu yaşımda küstüm. Ne acayip bir şeymiş. Hele hele bir evin içinde hep bir arada yaşayanlar için daha da acayip. Uygulamaya alındığı an bile tüh dedirten, insanı aslında diğer tarafa kitleyen, kendi iç sesi ile bir odaya hapseden birşeymiş. Kalabalıklar içinde yanlız bırakan, devamlı asık suratla dolaşmayı gerektiren garip bir olaymış ve hiç de kolay değilmiş.

Ama sanılmaya martaval, bu kadar konuşmama ve hissiyatıma rağmen serde mevcut inat sayesinde 2 günde devam ettirilen bir olay oluverdi. İki gün, ama ne kocaman iki gündü. Bilmezdim hiç 48 saatin bu kadar uzun olduğunu, ben yatmaya gidiyorum demeden yatağa gitmenin huzursuz kılıcılığını, tuzu uzatır mısın dememek için kalkıp almanın rahatsızlık verici oluşunu. Hazırladığın sofraya çağırmadan, öylece oturup dakikalarce tesadüfen mutfağa girmesini beklemenin komikliğini, çalan telefonlara hani ona gelmişdir konuşmak zorunda kalırım diye cevap vermeyişimizin eziyetini, evdeki bebeklere bu durumu çaktırmamaya çalışmanın garipliğini. Bu kalabalık dediğim evde bile yanlızlıkdan sıkılabildiğimi, konuşmadıkca insanın sesinin değiştiğini, bir karış ötenizdekini bu kadar özleyebileceğinizi ...

Ve 48 saatin sonunda başladığı gibi aniden hemde kahkahalarla sonlanışının huzurunu.

Eni sonu küslük dersin...
Ama bu yaşda bile taa "ilkokuldayken arkadaşıma küsmüştüm, hem de uyduruk bir silgi yüzünden" gibi anıları hatırlatmasından çok, bu kadar şey öğretiyor olmasına şaşmalı...

03 Temmuz 2009 Cuma

Yoğun günlerimizden biri... Yaşarken sıkılmaya vakit bulamadım ama yazarken sıkıldım. Maksat ileride bugünleri çocuklarla gülerek anmak olsun...

Uzun gelebilir, sıkıcı bulunabilir, hele bir çocuğunuz varsa ikincisini planlıyorsanız caydırıcı bile olabilir benden söylemesi. Ben sadece ileride karı koca vay be diyelim diye yazdım. Yahu sen 41 ben 37 yaşında nasıl katlanmışız bu eziyete diyebilmek için. En klişe haliyle bilinen bir kız bir oğlan iki çocuklu dört kişilik bir ailenin denkleminin içinden zar zor çıkabilip birbirimize merhaba, günaydın bile diyecek vakidi bulamazken, ileride bununla eğlenelim diye. Ne yalan söyleyeyim tek umudum ileride buna gülebilmek. Ben günün sonunu bile getiremezken bu yazıyı sonuna kadar okuyacakları şimdiden tebrik ederim. Her günü böyle olmasa da alın size en yoğun günlerimizden biri... Hadi kolay gelsin size...
5.00 Mesainin başladığına dair ilk belirtiler başladı, kız odamıza gelip ortalığı bir kolaçan etti. Uykum bitti kozunu oynadı baktı kimse açmadı gözünü gitti odasına. Pardon biraz zorlada olsa gönderildi
6.00 Kız tekrar geldi ama yine yönü odasına döndürüldü. Hazır kalkmışken baktım küçük efendi mızıklanma hareketleri etabının başında onu emzirdim .
6.15 Oğlan emerken uyudu bende onunla uyumuşum. Ayaklarıma birşey değerek uyandım. Meğerse kız gitmemiş yatakda ayakucumda pusuya yatmış.
6.30 Kız daha yukarı çıktı.
6.45 Şimdi emerken uyuya kalan oğlan, pusudaki kız, bu kadar hengameye uyanmayan koca ve ben aynı yastıkların üzerinde yan yana boncuk gibi yatıyoruz. Daha doğrusu yastıkların üzerinde uyuyan işgalci kuvvetlerin püskürttüğü yatağın esas sahibi olan bizler komidinlerin üzerinde uyumaya çalışıyoruz.
7.00 Kızın çiş mevzusunu halettik. Yatakdan deli gibi fırladım "anne çişim geldi" diyince. Bizim yatakda onlardaki gibi naylonlu koruyucu yok ya korkumdan.
7.15 Yatağa dönünce kız tekrar uyudu. Şaşırdım. Oğlan vıklama aşamasına geçmiş. Beyfendi sabah bir 6 da birde 8 de emmeli. Dersin uyanmak için keyifle sabah kahvesini höpürdetiyor adam.
7.30 Yine uyumuşum. Nasıl uyuyabiliyorum anlamıyorum. Eskiden nasıl deliksiz uyurdum onu da hatırlamıyorum ya neyse.
7.45 Oğlan uyandı, uyusun diye gözünün içine bakıyorum halbuki. Olmuyor emziriyorum.
8.00 Kızın uykusu bitmiş. "Of ojan kafamı şişiydin" diye kalktı. Yine çişi gelmiş.
8.10 Suyla oynamak istiyormuş, yok aslında küvette oynamak istiyormuş, yok aslında dişlerini fırçalayacakmış.
8.12 Kız ağlıyor, oğlan ağlıyor.
8.15 Hala susmadılar. Bu arada kocam hiç pozisyonunu bile bozmadan uyuyor. Ya da öyleymiş gibi yapıp odadan çıkmamızı bekliyor.
8.20 Ebeveyn banyosundaki sesimiz komşulara bile ulaşdı, eko aldı başını gidiyor. Oğlan bir kolumda, kızı lavabodan çekmeye çalışıyorum. Yüzümü yıkamak istiyorum halbuki.
8.25 Kocama yardım edermisin demek için ağzımı açtığım anda yatakdan fırladı. Sanırım çocuklara eşlik edip ağlamamdan korktu. E koca söylemeden yapsana yardımı, niye ağlamamı beklersin...
8.26 Oğlan bende kaldı altını değiştiriyorum. Kız babasıyla savaşıyor üstünü giymemek için.
8.30 Yüzümü yıkayabildim sonunda hatta dişlerimi bile fırçaladım. Şimdi mutfakda çay koyuyorum. Kız hala üstünü giymedi. Hamurlarıyla oynayacakmış.
8.45 Mutfağa gelebildiler. Oğlan arabasında yanımda. Kız sandalyesine oturdu, yumurtasını yiyecek, ama meyve suyu diye ağlamaya başladı. Oğlan da vıkırdanmaya başladı, gazını çıkarmayı unutmuşum.
9.10 Karı koca mısır gevreği yiyoruz hızla, mağlum normal kahvaltıya vakit kalmıyor. Sadece haftasonları. Oğlan mızıklanıyor kucak istiyor. Bir bardak çayı bitiremiyoruz bile. Neyse Diego başladı, kız ona daldı. Off yumurtaların yarısı yerde.
9.30 Bulaşık makinesini çalıştırdım, kız babasıyla odasına gitti oyun oynayacak. Baba mutsuz, "bir maillerime baksaydım kızım" diyor olmuyor ama. Çamaşır makinesini çalıştırıyorum.
10.30 Evi topladım, yani sanırım biraz... En azından yataklar toplu, birde şu çamaşırları asabilirsem. Koca morarmış evcilik oynamakdan. Kızı aldım şimdi ondan, oğlanı verdim yanına. Biraz masal vakti yapalım.
11.00 Oğlan ağlamaya başladı, acıkmış paşam. Hadi bitti masal. Koca hızla bakmış maillerine azıcıkda borsaya. Baktı kız yine yapıştı paçasına, "hadi havuza gidelim" dedi koca.
11.30 Oğlanı emzirmem bitti. Kıza güneş kremi sürdüm, mayosunu giydirdim, çantasını hazırladım, yiyeceği, suyu, yedek kıyafetlerini doldurdum çantasına, su oyuncaklarını verdim eline, taktım gözlüğünü, saçına bandanasını. Şimdi çıktılar kapıdan.
12.00 Akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyorum. Dur oğlum ağlama... Off benimde gözüm yandı soğandan, acaba ağlıyor muyum çaktırmadan. Hani hönkürerek ağlamak gelmiyor değil içimden. Bulaşık makinesini boşaltayım, yeni çamaşırları atayım makineye. Acaba onlar gelmeden yerleri şöyle bir silebilirmiyim. Haa bir de bloga baksam. Yazı yazabilir miyimki bugün, vakit kalır mı.
13.30 Daha oturamadım. Yemek pişmek üzereyken geldiler. Eve girmemek için ağlıyor yine kız. Baba iyice morarmış sinirden ama kızım evladım diyor...
13.35 Hala kapının önünde ağlıyor.
13.45 Sonunda eve girdi uyuyacakmış. Hayır uyumayacakmış. Hayır dinlenecekmiş. Hayır vazgeçmiş yemek yiyecekmiş.
14.00 İnadından bir tabak kabak yemeğini bitirdi. Sırf uyumamak için. Oğlan mızıklanmaya başladı. Koca yemeğine başladı. Kızı çişe götürüyorum üstünü değiştiriyorum. Tweety'li kıyafetiyle dinlenecekmiş. Ok diyorum, iyi dinlenmeler diyip odasından çıkıyorum.
14.10 Oğlan ağlamakdan morarmış. Babası kucağına almış. Acıktı o diyorum emzirmeye gidiyorum.
14.30 Emzirdim kaka yaptı temizledim. Çok acıktım şimdi yemek yiyorum. Koca gazını çıkartıyor oğlanın.
14.45 Yeni çamaşırları da astım. Oğlan ağlamaya başladı, koca bilgisayarın başında. Çok uykum geldi. Of oğlanda bir uyusa da bende kestirsem azıcık diyorum.
15.10 Oğlanın ağlaması susmadı. Beyfendi sıkılmış yatmakdan, kucak istiyormuş. Kucağımda salonda dolaşırken, bir yandan Discovery Channel'da Miami ink'i izliyorum. Hayallere daldım yine, acaba ben yaptırsam ne dövmesi yaptırırım diye. Yorulup oturuyorum ağlamaya başlıyor. Yine kalkıyorum ayağa.
15.30 Uyuklamaya başladı. Koydum arabasına. Bir önceki çamaşırdan kalan ütüleri yapayım.
16.00 Ütü bitti daha doğrusu ben bittim, bu sıcakda deli olan almaz eline ütüyü. Şimdi şunları yerleştireyim, sonra da bloguma bakayım.
16.30 Uyuyabildim 15 dakika. Hem de evdeki herkesle birlikde. Beni de kız uyandırdı, sabah olmuş:) diye.
17.00 Bin teraneyle üstünü değişti, mutfağa geldik meyve yiyecek. Aslında canı çikolata istiyormuş ama bebe bisküvisiyle kayısıya razı oldu.
17.10 Küçük beyi emzirmem lazım.
17.30 Şimdi mutfakda iki çocuk ve ben resim yapıyoruz.
17.45 Kızla kek yapmaya karar verdik. Etraf battı ama fırına verdik bile
18.00 Babası kızı parka götürüyor. Üstünü değiştirdim. Çişini yaptırdım ama kakası da varmış... 20 dakika başında bekletti. Saçlarını taradım.
18.30 Ancak şimdi çıkabildiler. Mutfağı toparlayım. Salata hazırlayım. Kekin tadına bakayım.
19.30 Kek güzel olmuş. Salata hazırlarken annemi, arkadaşlarımı falan aradım ancak fırsat bulabildim dedim onlara da. Bahane uyduruyorum sandılar. Biraz bloguma bakayım, sonra da sofrayı hazırlıyacağım.
19.45 Kız kumla da oynamış, ayağına kedi kakası gelmiş. Hemen banyo yapması gerekiyormuş. Babası gıcık olmuş bu duruma. Kız banyo yapmıycam diye ağlıyor.
20.05 Kız banyosunu bitirdi ama şimdide çıkmıycam diye ağlıyor. Oğlan da ağlamaya başladı acıkdı, hemde kaka yapmış.
20.30 Oğlanı emzirdim. Bu sırada kocam kızı giydirdi. Ben saçlarını kuruturken o kitap okudu kıza. Ancak şimdi sofraya oturabildik.
21.10 Off yemek meseleside bitti. Kız babasıyla odasına gitti. Ben mutfağı topluyorum.
21.30 Bende yanlarına gittim, hep birlikde oyun oynadık.
22.00 Kızın uyku vakti. Babasıyla dişini fırçalıyor. Şimdi sütünü ısıtıyorum.
22.30 Babası uyutsunmuş. Oluur dedim. Oğlanı yıkıyorum, sonra da emzirip yatıracağım.
23.00 Çocuklar uyudu. Sonunda ev gayet sessiz. Çok yorgunum. Sanırım oyumu bir duş alıp televizyon izlerken uyumakdan yana kullanacağım. Nasılsa küçük bey gece 2 de emzirilmek için uyanacak o zamana kadar uykumu alayım.

Bir genç kızın odasının duvarında okudum...

Bir misafiri iliştirmiş gazlı kalemin ucuyla duvara...

"büyümen için uyuman lazım" diye.

Yaşım itibariyla artık burnum ve kulaklarım dışında büyüyen bir yerim kalmasada fiziksel olarak, malum yeni patron bebek oğlul sayesinde gece mesaim sebebpli, uyumak tek hevesim.

"Büyütmem için uyumam lazım"...

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Yeni müfredat...

Oğlum ağzının içinde birşeyler geveliyor ama bence kucağıma almadığım için küfür ediyor kendince mırıl mırıl, "terbiyesiz evladım" diyorum içimden "ben sana böylemi öğrettim", sonra "daha birşey öğretmedim gerçi" diyorum, "bu yeni doğdu sahi..." Ama geç sayılmaz...
Ağlama adabı ders 1: Anneye küfredilmez, ağzının içinde homurdanmaz kucağına almamış bile olsa...
Ama neyse anlamaz şimdi daha çok küçük.

Kız babasıyla sinemaya gitmiş 2.5 yıllık hayatında ilk defa. Hem de Ice age 3 'e vizyona girdiği ilk gün. Gelmiş eve, ben annaneme gidicem diye kapıda salya sümük ağlayarak. Ne içeri giriyor, ne dışarı çıkıyor kapının önünde apartmanın ekosundan memnun huaaaaöööğğğ nameleriyle ağlıyor... "Cık cık nankör kızım" diyorum içimden "şimdi adamcağız seni dışarıdan getirdi kanter içinde, sinemadan böyle mi gelinir eve". Sonra farkediyorum bu onun ilk sineması nerden bilsin eve mutlu mesut gelmesi gerektiğini. Sarılıp annesinin boynuna Sid ne dedi, Manny ne yaptı, hele o sincap ne komikti diye anlatmasını. Neyse geç sayılmaz...
Sinemadan eve dönme sanatı ders 1: Anneye sarıl ve film hakkında neşeli bir özet geç...
Ama neyse anlatmaz şimdi çok sinirli.

Koca, ilkay kızı bir çişe götürürmüsün terliyim, ilkay kıza bir su verirmisin ellerim kirli, ilkay bu oğlan neden homurdanıyor, ilkay yaa bu kızı nasıl susturacağız, oğlan altını doldurmuş galiba, ilkay ne yanmış bu evde yanık birşey kokuyor derken...

Ne yanıkmı dedim...

Sigara börekleri yanmış ocakda... "Utanmaz börekler, böylemi pişilir". "Görmüyormusunuz işim var kendi kendinizi döndürsenize"...
Yanık böreklere düzgün pişme sanatı ders 1: ilkayın işi varsa börekler kendi kendini çevirir, hatta pişince tavadan çıkar kağıt havlunun üzerine yatıp ilkayın gelmesini bekler neşe ile... Bu sırada küfretmez, ağlamaz, ilkaydan birşey istemez. Hadi bakalım uygula evladım, uygula utanma, hıh çık şimdi tavadan eveet, tamam şimdi yat kağıt havlunun üstüne evvet, bravo. Çalış haftaya sınav yapıcam. Korkma çalıştığımız yerlerden sorucam yine. Bu arada lezzetli yemekler dersine kaydınızı yaptırmayı unutmayın.

Ben sanırım bu gidişle bu iki çocuğu adam edene kadar bu böreklere kendi kendilerini pişirmeyi öğretirim. Hatta gömleklere kendilerini ütülemeyi, makinalara kendilerini boşaltmayı, yataklara kendini toplamayı...

Eskiden böyle sıcak zamanlarda...

Babanemin evinde yerler yıkanırdı silmek yerine yazları. Sanırdım ki küçükken, bütün evler yıkanmalı, yerler parkeymiş, marleymiş ne farkeder. Ne zevkli olurdu o dökülen sularla dolu karoların üzerinde koşturmak, onları bir şekilde gidere kadar süpürge ile kovalamak. Ve Adana'nın o sıcak yazlarında evde iki dakikalığına da olsa o su oyununun yarattığı kısa süreli serinlik üfürtüsünü bacaklarında hissetmek...

O karolar silinmemeliydi hiç, sabahları biraz çalı süpürgeyle üstünden süpürmeli ama öğleden sonraları kova kova su geçmeliydi üzerlerinden. Birde çıplak minik parmaklı ayaklar. Bitti mi işler, hayır... Sonra yemek yapar babane hemde vita tenekesinden o acayip renkli yağdan. Şimdi ne antika bir lezzet ama o zamanlar ne kadar gerçek. Sonra bir hamur mayalar börek için, koparıp koparıp yeriz çaktırmadan deve gibi. Bu deyimle öğrenmişdim sahi develerin hamur yediğini. Veya ekmeğimize yağ sürerdik hemde bildiğin Sana, çekip çekip kopartıp yutmalık. Güneş biraz düştümü gökden, damdaki sardunyaların, tenekelerdeki kaktüslerin ve bilimum çiçeklerin sulanma vakti. Al eline hortumu, yan damlardaki arkadaşlarınla bağıra çağıra sohbet eşliğinde sula her çeşit çiçeği. bittimi işler haydi ilkay ip atlamaya sokağa, "dikatli ol kızım" diye seslenirken babanen arkandan.

Şimdi düşünüyorum da eskiden sevmezdim sardunyaları şimdi sevdiğim kadar... Veya şimdi hayatta sürüp yemem bir ekmeğe yağ, veya bağırarak konuşmam damlarda, çatılarda... İp hiç atlayamam, kaldıramam ki bu gövdeyi artık o kadar yükseğe... Zaten uzun zamandır da görmedim vita kullanan...

Ama...

Şimdi, daha şimdi söyledim kocama, ileride bir yazlığım olduğunda yerlerini hep yıkayacağım kızımla diye. Birbirimizi ıslata ıslata kahkahalar eşliğinde, ayaklarımız karoların üstünde ellerimizde çalı süpürgelerimizle,kızım dışarıda arkadaşlarıyla oyun oynamaya gitmeden, sıcak yaz öğleden sonralarında bahçedeki çiçekleri sulamadan hemen önce...

30 Haziran 2009 Salı

Bunu da oku ileride kızım...

Ee napıyım...

Çok istedin... Ben de "ammaaan ne olacak canım, senden kıymetlimi" dedim hiç yapmadığım işi yaptım. Sana öğlen yemeği yemek istemediğin, pasta yemek istediğin için pasta verdim. Hani verdim ama yarım dilim, hand made çilekli ilkay pastası, nasıl olsa uykudan kalınca telafi ederim düşüncesiyle... Sonra da uyanınca aklımdan uçup gitti, değil yemek, her uyandığında verdiğim meyveyi yedirmeyi bile unuttum.

Ne zaman mı hatırladım... saat 8.30 da akşam yemeği hazırlamaya çalışırken "anne ben otuyabiyiymiyim" deyip hazırlanmamış sofraya oturunca. Sanırım kıpkırmızı bir surat eşliğinde "Afedersin, ben ne biçim anneyim unuttum sana yemek vermeyi dimi" dedim. "Bişey olmas annedim, koykma geçey meyak etme sen" dedin daha soğumamış patatesleri, balıkları ağzına tıkış tıkış açlıkdan kırılmış bir şekilde sokarken.

Yani bunu da oku kızım, bilki mükemmel bir anne değilim, bak bunlarıda yaptım yanlışlıkla sana... Hani yanlışlıkla tam karşılığı olmadı, günlerin kalabalıklığı, yapılması gereken dünya kadar iş, hatırlanması gereken bir ton şey, şu aralar bir ağlamadır tutturmuş kardeşin, yemek, çamaşır ve yaptığım pekçok şeyin içinde unutulmuş, atlanmış demek daha doğru olur...

Bir daha mı asla... Yani unutmazsam asla... Söz...

28 Haziran 2009 Pazar

Sitemlerimin yeni adresi...

Marketten yanlış alınan bir krema...

Aslında pasta kreması alınmalıymış ama eve gelen bir dolgu kreması olmuş... Hani isimlerinden ötürü çok farklılarmış gibi dursalar da aynı işe yarıyorlar, ama neyse... Kocaya "ama bu değilkiii..." sitemime karşılık gelen "ama mama deme ben değiştiremem, 100 defa gittim bugün markete, sen git değiştir istemiyorsan" lafına nasılda atladım. "Tamaaam gideriiim". Kızı, oğlanı 10, bilemedin 15 dakikalığına babayla bırakıp yanlız, tek başıma, hemde çanta, bez, yedek kıyafet hazırlamadan dışarı çıkmak... Of dersin prison break de başrol oynayacağım... 3 aydır hapisdeyim tünel yeni bitmiş şimdi sürünüp atıcam kendimi dışarı misali...

"Giderim" dedim, sonra kendi sesimdeki coşkuyla daha coştum. Heyecanımı gören sanırki kocaya "bu akşam arkadaşlarla bir kuruçeşme yaparım, artık kısmete hangi konser düşerse, ardından bir iki bara takılırım, sende çocuklara bakarsın dimi" demişim, o derece abartılı bir heyecan... Ne hızda tişörtümü değiştirdim, bir bermuda geçirdim ayağıma hatırlamıyorum. Hatta acaba hep üzerimde onlar mı vardı, emin bile değilim.

Kapıda bir an için bir eksiklik hissettim; ellerime baktım bir cüzdan, bir anahtar... Ee dedim ne yok... Kocaman çantalar, bebek arabaları, güneşlikler, kızın suyu, oğlanın bezi... Haa birde telefon yok dedim, dedim ama onu bile almayacağım. Kapıyı çektiğimde içimdeki o eksik, birşeyi evde unuttun duygusu dahada arttı. Yahu acaba kredi kartlarımımı almadım diye bakındım. Yok oda yerinde. Bahçeye çıktım, ohh hiç pencerede alınan havaya benzemiyor, miss... Biraz estimi ne dedim, sonra üşütmeye müsait bir bebek yok ki dedim yanımda. Ağır adımlarımı dahada ağırlaştırdım... Sonra nasıl oldu anlamadım adımlarım hızlandı o eksik duygusu arttı, biraz daha arttı ve yerini hemen eve dönmeliyim aldı. Markete koşarak girip selamları koşarken verebildim eşe dosta, iyiyim iyiyimleri hızla geçerken söyleyebildim.

Daha önce hiç olmadığı kadar hızla girip hızla çıktım marketten
.
Koşarak çarşıdan çıktım
.
Koşarak bahçe kapısından girdim
.
Koşarak bahçeyi aştım
.
Koşarak apartmanın kapısından girdim
.
Evin kapısının önünde nefes nefese durdum
.

Kapıyı açtım içeri girdim. Kocam "Ne çabuk geldin" dedi. "Ne çabuk dimi..." dedim, "...bende şaşırdım". Kendi kendime eziyetime şaşırdım... "Hay senin hormonlarına ilkay" dedim, hani kız beni aramıştır, oğlan ağlamıştır hesabına bir baktımda etrafa... O kısacık 5 dakikacık içinde, oğlan uyumuş, kız uzatmış ayaklarını kitap okuyor mırıl mırıl, koca gazete açmış spor sayfasına balıklama dalmış. Evde bir huzur dalgası esiyor, püfür püfür, hemde hiç olmadığı kadar... "Hay senin hormonlarına ilkay" dedim bu defa seslice... "Efendim..." dedi kocam... "Yok bir şey bu defa sana değil sitemim, hormonlarıma kızıyorum şimdi" dedim... "Neyi unutmuşlar..." diye güldü kocam, "Unutmadıklarına kızıyorum" dedim, unutmadıklarına...

Kişiye özel... ki o kendini bilir...

Bundan 41 yıl önce doğumundaki kötü talihe değil ama tekrardan yaşama döndüren kadere teşekkür etmek gerek.
Sensiz hayat nasıl olurdu bilmiyorum.

Taa 34 yıl sonra birimizi bulmamıza değilse bile seni tanıyarak geçirdiğim 7 yıllık zamana teşekkür etmek gerek.
Ne kadar çok şey yaşamışız ama ne kadar az zaman geçirmişiz birlikde 41 yıla kıyasla.

Sadece 5 yıldır evli olduğumuzdan çok bu kadar zamanda 4 olduğumuza sevinmek gerek.
Sahi ne zaman karar verdik buna hiç konuşmadan.

Ama geç hepsini...

Şefkatini, alakanı, babalığını, sesini, duruşunu, özünü, bakışını,
lafını sözünü, kaşlarını, saçlarını, gözlerini, basket tutkunu, pazar gazetesi
sevdanı, ince eleyip sık dokumanı, hesabını kitabını, keyfini, değer vermeni,
kadir kıymet bilmeni, konuşmanı, korumanı, savunmanı, kocalığını, gülüşünü, sahiplenmeni, keyfini, bilgini, cesaretini, titizliğini, yengeçliğini,
temizliğini, bahanelerini, sinirlenince incelen dudaklarını, atan şakak
damarlarını, uğurlarını, notlarını, herşeyi saklamanı, kahkahanı, dağınık
çekmecelerini, çektiğin
harika fotoğrafları, objektifliğini, doğruculuğunu,
kaderciliğini, parfümünü, kibarlığını, ellerini, boyunu, posunu, zevkini,
alışkanlıklarını, hızlı yemek yemeni, elma sevgini, kola düşkünlüğünü,
tutkularını, arkadaşlığını, sevgililiğini, vefanı, kadir kıymet bilişini, saman
alevi öfkeni, aşkını, sevgini, ilgini
Kısaca seni ve bu 41 yılda seni sen yapan herşeyini seviyorum.

İyiki doğmuşsun.
Mutlu yıllar canım.

26 Haziran 2009 Cuma

Aşk gibi... sevda gibi...


Ben bu ellere ve sahiplerine aşık, bu parmaklarsa birbirine sevdalı :)

Huzura karşı Volume:2 ...

Sabaha karşı 4 suları, misket bey mızıklandı karnı acıkmış dedim... Aldım yanıma emzirmek için, iki cukcuk huzursuzluğu geçmedi. Oo gece birileri bezini doldurmak için bayağı çalışmış dedim kalktım onu temizledim. Sonra biraz daha emzireyim dedim, ama bu defa da emerken uyudu küçük beyim... Ee emzirmeye konsantre olup uykuyu açınca en geniş aralıkdan, üstüne uyuyakalınca küçük efendi, kalakaldı emre amade anne ilkay. Made öyle sende bunun üstüne bir su iç evde iki dolan sonra yat ilkay dedim...

Daha uykuya dalmamışken bir hareket duydum evin içinde, iki minik çıplak ayak değdi yere kızıın odasında... Sonra koridora çıkdı... Hemen yan tarafdaki çalışma odasına bakındı, minicik bir sesle "anane" dedi orada olup olmadığından emin olmak için... Sonra iki minik adımla kapımızın kenarına geldi... Odada yanan gece lambasının loş ışığından bir minik kafa göründü kapının kenarında... Sonra hemen geri kaçtı, sonra tekrardan uzandı... Sanki rüyamda bir çizgifilmde minik bir fareyi izliyormuşum gibi uyanık olduğumu farketmesin diye yarı aralık gözlerle izledim bu sinsi kurabiyeyi... Kafanın ardından gövdesini çekip kapının önüne durdu... Gözlerini dikip öylece bizi izledi... Nefes alışverişimizi, babasının hafif horultusunu... Bende öylece onu... Bekledimki o bir hareket etsin, bozmayayım keyfini, korkutmayayım aniden kalkarark onu... Birsüre sonra geri çekildi kapının boşluğundan önce, sonra karar değiştirip geri döndü, "anne" dedi...

Sonra yeni bir gece mesaisi başladı bana, bol sohbetli, uykum yoklu, seni çok seviyoyumlu, sen git şimdi babam gelsinli, olmadı çişim geldili...
Ama anladımki o da benim onu izlememden keyif aldığım gibi geceleri bizim rahat uykumuzu izlemeyi seviyormuş... Meğerse biz anne kız fiziksel olarak olamasa da huy hus olarak birbirimize çok benziyormuşuz... İkimizde geceleri huzur koklayan sinsi gece fareciklermişiz :)

25 Haziran 2009 Perşembe

33ay+18gün (Bir sabunun ömrü kaç gündür?)

çocuk: anne elleyimi yıkayabiliymiyim?
anne: hayır tatlım
çocuk: ama nedeeeen?
anne: çünkü az önce tam yarım saat el yıkadında o yüzden
çocuk: ama istiyoyum istiyoyum istiyoyum hüüüü....
anne: bende bu hüü numaraları işe yaramıyor tatlım, bir derdin varsa doğruca anlat
çocuk: tamam... anne bak dinye beni... anne bak şimdi... bak şimdi... ama anne elleyimdeki mikyoplay eğer elleyimi yıkamassam bii süyü oluy elime kafes kuyaylay. Hemen elleyimi yıkayıp onlaydan kuytulmalıyım... anladın mı?... şimdi isin veyiyoymusun?
anne: höö


Cidden sözün bittiği andır bu an... Asıl amaç sabun ve suyla saatlerce oynamak da olsa, bir sabunu iki günde bitiriyor da olsa, bu el yıkama işini günde en az 10 defa yapıyor olsa da bu açıklamaya izin verilmezde ne yapılır...

24 Haziran 2009 Çarşamba

Haa şimdi anladııım...

Aslında benim beceriksizliğimden değil sünnet olan her bebek ilk zamanlar sürülen pomaddan çişini taşırırmış bezden. İnsan zamanla erkek bebeğin çiş hallerine de alışıyormuş.

Her çocuk bir dönem aburcubura düşermiş. Sonra gözleri doyarmış.

Kasmama gerek yokmuş kendimi, kızım canı isterse ben söylemeden de bir günde kafasına dank edip benim istediğim gibi davranırmış.

Kocama istediğimi tam olarak ve şekillerin eşlik ettiği cümlelerle anlatmalıymışım, yoksa unuturmuş.

"Yok canım babalar günümü, hediye falan istemiyorum"a kanmamak gerekirmiş. Erkek bile olsa bir insanın mutlaka hediye beklentisi olurmuş. Hatta hazetmese de böyle özel günlerden.

Annelerde bazen ilgi çekmek için hastalıkdan muzdarip davranışlar sergilermiş.

Ne kadar olanca ilgimi gösteriyorum da deseniz en yakınındakiler bile ilginizin eksikliğinden şikayet edebilirmiş.

Bazen seni seviyorum yetersiz kalır da bir baş okşaması pamuk gibi kılar insanı, her şeye ilaç olurmuş.

Sivri sinekler kan gurubu değil yaş ayırd ediyomuş. Bir evde mutlaka önce çocukların ayaklarını bir güzel ısırırmış.

Hala bir nusubet bin nasihatten iyi gelirmiş aklı başa getirmeye.

Ne kadar ölçüp biçsende mutlaka tablolar, çerçeveler duvardaki yerlerine asılınca gözüne eğri görünürmüş.

Evin kocası günlerin stresinden basketbol maçları ile arındırırken kendini, evde iki çocukla kalınıp bu durumdan alın akı ile çıkılabilirmiş.

Bir bebek kolda, diğeri eve emanet bırakıpda koskoca çarşıda bir kocaya bir babalar günü hediyesi 5 saatde bulunamazmış. Alışveriş yapma kabiliyeti zamanla kaybedilebilirmiş.

Ne yapacak olursan ol mutlaka bir malzeme eksik olumuş dolapda.

Unutkanlık yaş arttıkça artarmış. Hafızası en kuvvetli olanlarımızda bile.

Ne vakitle nakit, ne de nakitle vakit alınamazmış.

Bazısında işe yarayan tütsü kokusu ve verdiği huzur bende işe yaramıyormuş. Aksine baş ağrıma sebep oluyormuş.

Bazen en kolay çözümler hep aklında olan, hatırlayamadığından değil, en basit olan olduğundan en geç aklına gelen oluyormuş.

Bazen kafandaki en basit cümleleri bile yazıya dökerken saçmalamaya başlıyormuşsun. Cümleleri en kısasından seçmek lazımmış. Hatta fazla saçmalamayıp postu kararında bitirmeyi bilmek gerekiyormuş.

Abla olmak zor zanaat...


Kardeşinle oyun oynarmış gibi yapacaksın, ama aynı zamanda kendi gönlünü de eğlendireceksin... Sonra kardeşini oyalamayı bırakıp kendi oyununa dalacaksın, bir de üstüne çaktırmayacaksın :) Sıfatın değişmiş abla olmuş olsa kaç yazar, sen de hepi topu 33 aylık bir diğer bebeksin...

23 Haziran 2009 Salı

33ay+15gün ( Sadece 1 ve birsürü 2 )

çocuk: anne beni koyuymusun
anne: neyden koruyayım tatlım
çocuk: biyincisi canavaylaydan
çocuk: ikincisi kookunç şeyleyden
anne: ee üçüncüsü
çocuk: ikincisi güyültülü şeylerden
çocuk: ikincisi bağıymakdan...

22 Haziran 2009 Pazartesi

Bazen ve özellikle şu sıralar...

Düşmanı dışarıda aramaya gerek kalmıyor ki bazen, insan kendine veriyor en büyük zararı... Mesela ben kendi kendimin provakatörüyüm bazen, en usta ispiyoncusu, en acayip fitnecisi, en kritik zamanların katili, kendi kendimin duyarsızı, kendi kendimin boşvermişi, salla gitsini, kendi kendinin gözünün yaşına bakmayanı, bozuk para gibi harcayanı...

Yok kendine yüklenme bu kadar demeyin, ben bilmem mi beni... Olmaz böyle... Gönderdim bakalım kendimi köşeye, tek ayak üstü cezaya, aklım başıma gelsin...

19 Haziran 2009 Cuma

Bu aşk fena...

Akşama bana gel diyecekdim şeker arkadaşıma, hani sohbet ederiz, taze dedikoduların üstünden hızla geçer, sonra da kalan lafları tamamlar açılırız niyetine. İstersen çay demlerim sana yanına en sevdiğin muffinlerden pişiririm, uykum kaçmaz dersen fitre kahve yaparım, belki coşarsak türk kahvesi hani havandaysan fal bakarsın diyecekdim. Baktık laf lafı açtı hazır çocuklar uyumuşken belki bir iki kadeh birşey içeriz, oğluma önceden sağılmış buzulukdaki sütlerden ısmarlarım ertesi gün diyecekdim.

Ama bunu söylemek için telefon bile açamadım arkadaşıma, gazetede yazanları okuyunca...

Bugün malum gün diyor gazetede, onun kitlenip kaldığı haftalar öncesinden merakla beklediği önemli! günü... Aşk-ı memnu dizisinin sezon finali...

Arasan bulamazsın bu gece. Kaç defa telefonuma bile cevap vermedi dizi sebebine, heyecanlıyım şimdi konuşamam diye. İzlemediğim dizi için beni reklamlarda ara bile dedi. Sırf söyleyeceklerim önemli diye açtım diziyide reklamlarını bekledim konuşalım diye.

Ee kuzum alsana kitabını oku sonunu dedim olmaz dedi, ee eski filmini izle anlarsın sonunu dedim yok dedi... Bu kadar aşk yoktur ikisinde de diye ekledi. Peki dedim ne düşünüyorsun birleşecaklermi, tabiiiki diye sertçe ekledi. Aşıklar onlar diye düzeltti beni. Ee yasak aşk diyecek oldum ama baktım bu aşk Türkiye'de çokdan legal olmuş bile. Karışma ilkay dedim, herkes kendi aşkına sahip çıksın bundan sonra...

18 Haziran 2009 Perşembe

Sabah gevezesi...

"Anne uukum bitti benim" diye geldi yanıma. Hemde kardeşinin yatağı ile benim yatağımın arasındaki o daracık boşluğa kendini sıkıştırmaya çalışarak, ıhlaya tıslaya...

Gözümü zor araladım. Bebek gibi uyumak deyiminin üreticisine "kesin bebeği yok ki bilmiyor bebeklerin deliksiz uyumadıklarını" türünden giydirerek... Yine zor bir geceydi kaç defa kalktım ben sahi dedim, sorumun cevabını bile hatılayamadığımı anlayınca da kapattım gözlerimi...

Bir süre sonra anne anne sesleri hafifçe kısılmaya başladı, azaldı azaldı derken kesildi...

Sanırım uyumaya başladım. Of ne lezzetli oluyor bu dakikalık, kalkmak gerekirken ki bastıran uykulara yenik düşüp sızmak... Utanmasam rüya göreceğim o derece...

Birden bir kımıltı sesi duydum, sıçradım, hemde oğlum nerede diye hoplayarak... Halbuki kocam gözünü bile açmamış, hala derin uykusuna devam...

Aslında anne mızıldanması kesilmemiş hep oradaymış aynı şiddette, aynı namede, devam... anne, anne...

Ama oğlum sadece yana dönmüş biraz mırıldanarak...

Kızıma baktım o babadan kopya kalın kaşlarını hafifce havaya kaldırmış, uykulu ve mahmur bir ses tonuyla ilgi bekliyor yatağımın üstünde...

'Önceliğimi alan korunmasız yeni kardeşin varlığı beni nasıl tetikde tutuyor da kızımın sesini duymuyorum bile' diyen vicdanımın sesi biraz tıngırdadıkdan sonra kulağımda kalktım yatakdan.

"Evet kuzum ne istiyordun" dedim, suratıma baktı önce, ama hala anne demeye devam ederek. Anladım ki daha kalkmamı beklemiyormuş yatakdan, ümidi kesmiş benden kendince, ama plak anne melodisinde takılmış kalmış. Biraz daha bakındı suratıma sonra verdi ne istiyorsun sorusunun cevabını... "Acıktım anne"... "Kahvaltı yapalım mı?"... "Ebet, anne... küçük kahvatı mı, yoksa büyük kahvaltımı yapacayız?"... "Sence?"... "Büyük olsun"... "Tamam olsun"... "Seni çok seviyoyum annecim"... "Bende seni kuzum... bu arada büyük kahvaltı nasıl oluyor bebeğim?"... "Bak anlatayım anne şimdi..."

17 Haziran 2009 Çarşamba

Gıcık oluyorum derken...

Şahan Gökbakar'ın Grönlan'da giden ucubik reklamındaki ucubik tipe, diyaloglara gıcık oluyorum...

Yeni taktik gıcık ol aklından çıkamasın ise tuttu, ne diyeyim... O balıkların etrafa sıçrayan sularında aklım kaldı, hatta takıldım kaldım. Vurma onları birbirine şap şap, vurma günde bin defa karşımda, vurma...

...Derken Şahan'ı gördüm rüyamda, balıklar elinde peşimden koşarken...

Hayda... Kendi zihnime ve yarattıklarına gülmekden yorumlayamadım bile. Tamam rüyada balık iyi hoş neyse de, Şahan'a ne demeli diye :)

16 Haziran 2009 Salı

Mutlanmış ilkay'ın yeni ritmi...

İnsan mutluyken bütün şarkılar mı neşe verir de üstüne keyife keyif katar?

Bütün hepsi kıpırdanık, kulağı gıdıklamalık, hoş bulmalık, omur büktürmelik, kafa sallatmalık, kendini ritim tutarken buldurmalık cinsden bugün bana... En sevmediğim şarkılar bile bir hoş bugün. Aşkından gözü kör oldunun, mutlulukdan kulakları sağır oldu versiyonuyum...

15 Haziran 2009 Pazartesi

33ay+7gün / Anlatılamaz...


çocuk: anne mutluyukdan ağlamak ne demek?
anne: Çok sevinip ne yapacağını bilemez bir halde duygulanıp ağlamak demek... Anladın mı?
çocuk: hayıy
anne: Tamam o zaman ben eğer sevinçden ağlarsam gösteririm sana olurmu?
çocuk: olur


Şimdilerde bir mutluluk arıyorum ağlayacak, en azından kızıma öğretmek için:)

Rüyalar artık neon renkli...


12 Haziran 2009 Cuma

Huzura karşı bu en taze fasıldır ey gönlüm...

Baba NBA deki son maçları izliyor, aman ha sakın kaçmasın niyetine saniye saniye, yetmeyip tekrarlarıyla.

Çocukların ikisi de uyuyor gece saat 01.30... Birisinin odasının kapısından bakıyorum içeri, huzurlu nefes alışverişini dinliyorum. Olmuyor, yetmiyor, yine de ne olur ne olmaz niyetine sabahki ateşden eser aramak için içeri girip elimi tutuyorum alnına. Sonra tekrar en sevdiğim noktaya, kapı aralığına çekiliyorum. Nedense en çok onu buradan izlemeyi seviyorum geceleri, huzurla nefes alış verişini dinlemeyi. Ne kadar tatlı diyorum içimden, gündüz "iki çocuk benim neyime" diyordum, halbuki şimdi dünyada yaptığım en iyi iş diye bakıyorum yatağına. İçim genişliyor, kendi odama dönüyorum.

Yatağımın hemen yanındaki abla eskisi yatağın içindeki ufaklığa bakıyorum, o da ayrı bir huzurla kaplı. Yine abla eskisi bir body var üzerinde. Sadece geceleri giyer kimse rengini farketmez demişdim. İyide etmişim. Sarı çok yakışıyor ona diyorum. Ama en çok kafasını böyle her zaman çevirdiği yönün aksine soluna çevirip uyurkenki hali yakışıyor ona diyorum. Sanki iki profili birbirinden farklı mı ne diye geçiriyorum içinden, ama evet ben bu sol taraftakini daha sempatik buluyorum. Tam o anda gülümsüyor uykusunda. Teşekkürler misketim diyorum. Boyu daha uzamış gibi geliyor, tulumu dolduruşundan anlıyorum. Halbuki ablasının 3-6 aylık tulumu bu giydiği. Sus nazar değdireceksin diyor öteki yanım. Aman ne nazarı yahu diyorum annesiyim ben. Öteki yanım annesisin ama hadi değerse nazarın, sen şimdi gider bunu bloguna da yazarsın diyor. Haa kendi gözünden bile sakınma durumları yani diyorum, bu arada tabiki de yazacağım, ileride okur okur anarım bu günleri. Öteki yanım bak demiştim ben diyor. Dilimi ıssırsam geçermi diyorum ama öteki yanım çokdan kafasını çevirmiş bile bana, trip atıyor bir yandan alla alla diyerek.

Yatağının kafesine yaslanıyorum ellerimle, sanki balkonda şehrin bütün haşmetini izilermiş edasıyla, en derin manzaralara dalmışım gibi. Deriin bir nefes alıyorum, hani belki kokusu burnuma gelir niyetine. Halbuki ezberimden çıkmayan bir koku. Büyüdü büyüdü diyorum, gözümle seviyorum ayaklarını yanaklarını. Halbuki sabah ablasının çığlığına ve ağlama seranomisine nasılda eşlik etmişti katıla katıla ağlayarak. Onların düetine "off neden ikisi aynı anda başlıyor yaa, aaayy" diye sitem edip kadere, hem de sinirle, sonra da sitemime bozulup ağlamaklı olmuşdum. Halbuki şimdi aferin bize diyorum, doğru karar. İyiki varlar diyorum.

İçim pır pır oluyor yine. Yatağıma yatıyorum. Oda serin havalanmış, içim huzurlu, ruhum bile havadar, ayakları yerden yukarıda, çarşaf mis, içimde öyle... Ee ama uyuyamadım fazla geldi bu mutluluk kalkayım yazayım dedim, belki geçer şu suratımdaki gülümseme sonra uyurum dedim. Huzurun fazlasıda mı zarar bünyeye diyerek oturdum başına blogun, hafif mutlu, bol huzurlu, sırtara sırtara...

11 Haziran 2009 Perşembe

Evcilik...

kuzen: hadi evcilik oynayalım
kuzum: hayika biy fikiy...
kuzen: ben anne olucam ama...
kuzum: bende noel babayım o zaman. Süpyisleyimi toplayım da çocuklayı sevindiyeyim
kuzen: ??

Çıldıriiciiim...

Kızım atma.... paaat
Kızım çizme... cııırt
Kızım yırtma... caaart
Kızım koşma... laba laba
Kızım zıplama... boing boing
Kızım dökme... foşuuurt
Kızım vurma... küüüt
Kızım yapma... şangııırt
Kızım bağırma... ciyaaak
Kızım devirme... doiiing

Ne dersem mi tersi yapılır. Kız neredeyse üç oldu ama bizde hala iki yaş krizi... "Terrible two" yu bilmem ama o daha bu krizden çıkamadan ben yakında "terrible 37" krizine girersem şaşmayın... İşte o vakit..

ilkay yapma... oooof
ilkay etme... heeeeyt
ilkay tutma... aaaaaayyyt
ilkay coşma... deeeyyyt
ilkay napıyorsun... hoooyt

10 Haziran 2009 Çarşamba

öğrenmenin yaşı yokmuş...

Artık bir yere geç kaldığımızda ki artık illaki kalıyoruz, kendimi kasmamayı, aldırmamayı ve hatta sinirlenmemeyi öğrendim.

Tam kapıdan çıkacağımız zaman kakam çişim geldi diyen kızıma, o dakiakada altına mutlaka kaka yapan oğluma, hele hele de tam o dakika tuvalete kaçan kocama kızmamayı öğrendim.

Eskiden ben neydim, vay efendim nereleri gezerdim, oralardan şuralara akardım hatıralarına dalmak yerine, bugünü bugün gibi kabullenmeye çalışmaya çalışmayı öğrendim. Yani daha tam beceremesemde denemeye devam etmeyi öğrendim.

Duygularımı iyi gizleyebildiğimi sanarken aslında çoğu zaman cam kadar şeffaf olduğumu öğrendim.

Yıllarca anlaşılmadığımı sanarken aslında her kelimemin yerini bulduğunu ve işe yaradığını öğrendim.

Başkalarından herhangi bir konuda yardım alınca tamamen yatışa geçtiğimi, dünyanın en tembel hayvanından daha tembel hareketler sergilediğimi farkettim. Kendimle kaldığımda her zorluğun üstesinden gelebildiğimi, o dakika zorun pekde zor olmadığını öğrendim.

Tembelliğin en baş getirisi pratik zekaya fazlasıyla sahip olduğumu öğrendim.

İki kelimeyle yıkılıp, bir gülümseme ile yeniden inşa edilebildiğimi öğrendim.

Akılın yaşda değil başda olduğunu hemde sadece 2,5 luk bir cüceden tekrar öğrendim. Daha kaç defa öğreneceğim acaba dedim.

Önyargılı bir insan değilim derken başkalarının yargılarına sataşırken, aslında çaktırmadan ön yargı rollerinin değişmez figüranı olduğumu farkettim. Kendimi daha sık yoklamam gerektiğini öğrendim.

Kakalı bir bezden, terli bir yanakdan, tükmüklü bir öpücükden, sitemli ağıtlardan, çocuksu nazlardan, bir hikayeyi tekrar tekrar okumakdan, bu yaşda evcilik oynamakdan, üstüme işeyen bir veletden, bu sıcaklarda battaniye altında bir cüceyle sohbet etmekden, aptal sapan çizgi filmleri izlemekden, anlamayıp anlamış gibi yapan şaşkın bir surattan, şımarık isteklerden, alışverişde bir 2,5luğun peşinde koşmakdan, ağlarken burnundaki sümüğü baloncuk yapan bir çocukdan, tam zamanında ve yerinde yapılmış bir lazımlık kakadan nasıl da deliler gibi keyif alınabileceğini öğrendim.

Bir kameranın bütün günümü kayda geçirmesi gerektiğini, aslında komik anlar geçirdiğimizi ama yaşarken çoğu zaman farkedemediğimi öğrendim.

Günlerin en matrağı bugün...

Misket limon oğlum yatağında mışıldamakla meşgulken karı, koca ve cüce kızımız, kıvırdık kollarımızı, paçalarımızı, aldık elimize bir bez orayı burayı temizliyoruz. Kocaya kurada ağır işler çıktı, ıvır zıvır işler bende, en keyifli ama işe yaramaz iş ise kızımızda. Almış eline bir bez parçasını çırpıp duruyor pencereden püf püf diyerek.

Keyifler yerinde, koca kurtuldu evdeki tozdan kirden kendi titizliği gereğince. Ben rahatladım içimdeki temizlik dışıma yansıdı diye, hele de içimi sıkan o ince ayrıntılı şunu bunu ayıklama işleri biraz olsun hafifledi diye.

Ama hepsini geç bu kocanın evde olma durumu iyi geldi bize, hepimiz mutluyuz bir aradayız diye...

Aşı...

Dün misket limon oğlum için rotavirüs aşısına 145 tl verdik, bir tüp aşıyı yaladık yuttuk evimize döndük. Yahu bir tüp aşı için fazla değil mi?... Önce fazla geldi bu rakam ama sonra daha 6 aylıkken rotavirüsden inanılmaz derecede kötü hastalanıp 10 gün boyunca kusan, ishal olan, eriyip biten kızım gelince aklıma yok eder dedim. Ama yine de diğer hastalıklar neysede bu hastalık için hala para ile yarı baygın mikrop satın almak garip geliyor bana. Altı üstü mikrop yani...

09 Haziran 2009 Salı

Bence...

Umut, pis bir eve giren güneş ışığı gibi bence...

İçeri sızmaya görsün... Herşey ortada o vakit...

Ondan sonra başla kiri pası temizlemeye... Nerden mi biliyorum... Şu sıralar içimde bir temizlik varki sorma, dersin bahar temizliği...

Kelimenin tam karşılığı...


Saldım çayıra, mevlam kayıra...

Bu post, çocuklarını çocukluk arkadaşları ve onların çocukları ile hayvanat bahçesine götüren ve kene mevzusuna hiç aldırış etmeyen babalara ithaf edilmiştir...

Dedenin dili sürçerse...

Mokrosif
Bir daha dene, hatırlayacaksın...
Makrofast
Eh yaklaştın sayılır :)
Microsoft babacığım, microsoft...

08 Haziran 2009 Pazartesi

Şu sıralar...

Bahçelerde yaşayasım var...
Eve girmeden bütün gün şezlong tepelerinde pinekleyesim...
Çimleri ayaklarımla okşayasım...
Yazlıkçı olasım...
Yazda kalasım...
Sıcakda limonata hayali kurup,
Buluncada sürahileri kafama dikesim...
Güneşlerde yanıp kavrulup,
Buzlarımı eritesim, eriyesim VAR...

Darwin teoride bulunmuş ama...

Eğer insanlar maymundan geldiyse neden hala maymun kalmış olanlar var. İnsan olmak istememişler mi yoksa? Ya da insan olmuş ama adam olamamış arkadaşları hadi evrime bir iki dememişler mi diğer arkadaşlarına...

Ve neden bazı insanlar maymunluğa geri dönmeye çalışıyor hala inatla?

Peki Darwin hala süre gelen evrimin son demlerine şahit olamadığından sebep kıvranıyormudur yattığı yerde?

Nerelisin?...

Türkcell'i boşayalı, alıp numaramı onu terkedeli çok oluyor. Ama o ne yapmış, aramıza çokdan küçük fanatikler yerleştirmiş bile...

4'lük kuzen: sen nerelisin ?
2,5 luk kızım: tüykselliyim ben
kuzen: yoook nerelisin dedim
kızım: tüykselliyim dedim yaaa... annamadın mı? tüüüüyk-seeeeel...
kuzen: babane ne diyor bu ya?
kızım: Ya deme, ya deme... çok çiiikin bi laf ooo... annem kızay bak sonya
kuzen: ???

Sebep...

Büyükanneleri torunlarına sevdiren sebeplerden biri gecenin bir körü demeden inatçı bir cüceyi çocuk parkında yıldızlara doğru salıncakda sallamak olabilir mi? Hem de saatlerce...

Pekiii bende annem gibi bunu çocuklarıma değil de torunlarıma mı yapacağım, yıllar yıllar sonra ?

Sabır yaşla mı geliyor, yoksa insanın yüreğinin yufkalığı mı artıyor yılaar içinde ?...

07 Haziran 2009 Pazar

Eteklerim taş dolmuş...


Eskiden nice sahillerden nice taşlar toplayıp getirirmişim avuç avuç, herbirinin mazisi eski. Annemin evinde bulunca hatırladım.
Görünce nasıl da sevindim...

Şimdilerde eteğimde taşlar biriktirir olmuşum.
Anlayınca nasılda üzüldüm...

Kafiye olsun diye değil, sahi... Ama bir ara boşaltmalı... Boşaltıp rahatlamalı, Boşaltıp hafiflemeli... Boşaltıp yenilerine yer açmalı...

Ortak tesbit...

Kız halaya oğlan dayıya çekermiş...

Sen tut şimdi çok sevdiğim canım, ama çocukken hiç anlaşamadığım erkek kardeşimin tip dahil burcuna kadar aynısından bir erkek çocuk yap kendine... Çok zordu onunla çocukken anlaşmak, hele büyürken, hele hele ergenken...

Ortak tesbit:
"aa... bu çocuk aynı dayısı ayol..."

06 Haziran 2009 Cumartesi

hıı... ne iyi geldi bu gezme bize...

3 gün dedik 15 gün kaldık, biz bile şaşırdık...

Döndük...

Yok harcım değilmiş...

İki çocukla yol değil zor olan, iki çocuklu gezme tozmaya çalışmakmış... gittiğin evlerde poponun yer görmemesi imiş... biri susarken öbürünün ağlamaya başlaması imiş... iki lafın belini adam gibi kıramamak, ne yediğini bilememekmiş... kendi gürültünden başının şişmesi, kazan gibi olmasıymış... dur kızım aman oğlumu günde kaç defa kullandığını farkedince şaşırmakmış... misafir halinle evsahibinin gözünün içine bakıp bir ilgilensede azıcık otursam demekmiş kendi çocukların için... insanlar şen şakrak takılırken etrafda, tuvalet, altdeğiştirme, emzirme üçgeni içinde kalıp neyim ben demekmiş... kocaya sıklıkla hani biraz yardım etsen baksana baş edemiyorum diye sitem örtülü sataşmakmış... başka evlerde iki çocuğu gecenin bir yarısı sessiz tutmakdan helak olmakmış... davetleri yok biz daha başedemiyoruz çocuklarımızla demek yerine kibarca türlü bahanelerle ertelemekmiş... beş yıl önce kahkaha gümbürtü buluşulan arkadaşlarla bi dolu çocuk ile dolu evlerde ne olduk biz yahu demekmiş...

Kadromuzdaki bebek hadi diyelim bu dünyada daha yeni, alışamadı sosyalliğe, kalabalığa, öpüş kokuş kaynaşmaya. Kadronun 2,5 yıllık gediklisi kurabiyeye ne haller oldu anlamadık ama.

Yaşındandır dedim, yaşıtlarıyla karşılaşmasındandır, kalabalıklardandır, farklı insanlardandır...tebdil-i mekandan, mekanın farklı havasından, olmadı rakımdan... Benden, babasından, ananeden, dededen belki dayıdan belki babanedendir dedim... Dedim ama anlamadım, anlatamadım, kudurdu yetmedi kudurttu, kalakaldım...

Döndüm rahatladım... Şimdi isteyen istediği kadar çığlık atıp ağlayabilir, evimizdeyiz çocuklar, hadi coşun bakalım kim tutacak sizi... Ben mi... Bana bakmayın siz kendi kendinize takılın, yazasım geri geldi meşgulüm, tutmayın...

22 Mayıs 2009 Cuma

Yollarda bulurum seni...

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır dediler, tamam dedik, geliyoruz açın kollarınızı, size bir misafir olalım dedik. Kollarını açıp bekleyen çok, güdük beyi merak eden, tanışmak isteyen de çok, daha önce tanıştıkları bildikleri kurabiyeyi özleyen daha da çok...

Madem öyle, iki çocukla şehirler arası gezmenin ne menem bir iş olduğuna bakalım, yapılabilir olup olmadığını görelim, yeni kalabalık nüfusla ferahlıyabiliyormu insan anlayalım dedik... Hani bununda altından kalkarsak tutmayın bizi niyetine yola bir çıkalım bakalım dedik...

Kısacık bir Ankara seyahati belki iyi gelir tutuk dilime, elime, bakalım göreceğiz dönüşde... Bekleyin bizi döneriz 3 vakte...

Gülümse...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Kelimesiz...

Oldu... olanlara şaşırdığım, hani acaba banada olurmu ki dediğim, olacağını hiç ümit etmediğim o tıkanıklık hali...

Önce yok artık bundan da bahsetmeyeyim dedim, sonra ay bunu yazmak hiç içimden gelmiyor dedim. Bolca çocuklardan bahsettim. Çokmu çoluk çocukdan bahsettim de kalakaldı içimde diğer hislerim, yaşadıklarım, düşüncelerimle dolu kelimelerim.

Eni sonu çıkamayınca bütün kelimeler bir şekilde bünyeden, düğüm oldu kaldı içimde, tıkandım...

Şimdi araştırıyorum, yokmu bu tıkanıklığın bir açıcısı diye lavabo aç gibisinden... Bakınıyorum etrafıma neyle açabilirim diye... Halbuki laf çok içimde, bazısı yıllar sonra bile hatırlamak istemiyorum çeşidinden, bazıları bunları hiç unutmayayım kenara yazayım türünden... Hiç biri olmasa bile bu yazım bile seneler sonra kahkahalık cinsinden. Ama çıkarmalı bir şekilde içimden. Tıkandım, hatta tıkandım da kalakaldım.

Bünyedeki geçici bir arızadan ötürü yazıların arasındaki süre açılabilir. Yayındandır, dikkate almayınız ve lütfen alıcınızın ayarları ile oynamayınız.

Ne diyeyim bir süre siz sorun ben anlatayım...

17 Mayıs 2009 Pazar

Erken kalkan yol alır...

Pazar günü 6.30 da uyanmanın, 8.30 da kahvaltı sofrasının bile toplamış olmasının eziyeti bir yerde yok... Tek iyi yanı ise günden geriye kalanın gayet uzun olması, bu sayede aktivitelere bol vaktin kalması...

Ee madem vakit çok, peki bu koskoca pazarı nasıl değerlendirelim derken... Evimizin taze ineği bendenizden tazesinden sütümüzü sağdık, kızıma bir paket en sevdiği Haribo kemiğini yanımıza aldık, tavşanlar gibi seke seke, olmadı kelebekler gibi uça kona geldik İstanbul'un nadide bostanlarından biri olan caddenin bostanındaki caddebostan sahiline.


Yayıldık çimlere verdik karnımızı güneşe, kimimiz acıktı sütünü emdi, kimimiz kemiğini kemirdi, büyükler bisküvi atıştırmakla yetindi, aramızdaki kafeinle problemi olmayan şanslılar ise bolca kahve tüketti. Kelimelerin geneline bakınca inek, kemik, tavşan, kelebek derken nasıl bir aileyiz biz desemde kendi kendime, siz demeyin iyi geldi bize bu pazar gezmesi... mutluyum, sebeb-i cümlelerin gevrekliği ondandır, bozmayayım keyfimi...


Serildik, semirdik, yayıldık, açıldık, havalandık, sevinçlendik, mutlandık, öğlene doğru bunaldık, bu kadar yaz, hele de bu kadar güneş yeter bize dedik, attık kendimizi kızgın bostanlardan serin odalara...

Haneye döner dönmez ilk işimiz, evin cümle çocuklarına en ılığından bir duş aldırıp, onunda üstüne masajlarını yapıp, mayalı hamur kıvamına gelincede yavruları yataklarına yollamak oldu. Havaydı, sıcakdı duşdu derken öğlen uykusu niyetine uyumakdan çok bayılan çocuklardan açılan boşluğa karı koca uzuuun uzuuun pazar gazetesi okuyup, yanına taze çay keyfi yapabildik. Hatta o kadar uzundu ki gazeteden aklımda tüh dediğim, okumadım diye ağladığım arta kalan satırı kalmadı ve hatta üstüne vakit kaldı bir de sohbet edebildik karı koca o derece. Meğerse konuşmayı bekleyen ne çok konu, bir dolu yeni havadisler varmış.

Bayıldık bu işe, bekle bizi caddenin bostanının sahili, bilesin bundan sonra çocukları bayıltmak için her hafta sonu sendeyiz, yaradın bize..

Bir pazar klasiği...

Sabahın körü 6.30-7.30 arası, odanın kapısına dayanıp en yüksek tondan bağıran bir çocuk...

Uyaanıııın sabah oldu tavuklay bile öttüüü.... Hadiii

15 Mayıs 2009 Cuma

Kolay olmadı evden çıkması ama...


Dün hani 40'ından sonra bir dışarı çıkarırlar çocuğu hesabından gezelim dolaşalım dedik. Piyangodan piknik düştü bu gezmeye, fikir abla kurabiyeden çıktı, hazır küçük beyde sıfat değiştirip güdük bey olmuşken... Ee kolay değil 40 gün... Sadece boy fakiri evladım, beylik aynı kaldı ama artık küçük yakışmıyor bey kelimesinin önüne, geçirdiği 40 gün sebebiyle. Ee bir mana yükleyelim dedik bu geçen günlere o sebepden artık o bir güdük bey :)

Neyse efendim maksat güdük beye hava aldırmak olarak başlayıp, ablanın icadı ile ufak çaplı bir "binniğe" dönüşünce elimizde elmalarımız, ananeye bir fincan kahvemiz, iki üç bebe bisküvimiz, danette ikilim ve kaşıklarımızla vurduk kendimizi semtimizin uçlu bucaklı, havadan heves bol kalabalıklı, çoluk çocuk ve köpekle dolu parkına.

Bol kalorili ama bol da güneşli bir öğleden sonra geçirdik. Güdük bey önce güneşi görünce biraz ekşitsede suratı çabuk adapte olup hatta güzel hava çarpmasına maruz kalıp bol bol kestirdi. Abla kurabiye kışın biriktirdiği bütün enerjisi ile vurdu kendini düz duvarlara, çakıllı yollara. Kah çığlık attı, kah duvara tırmandı ama en çokda bolca koşturdu.

Eve ancak hava kararmadan hemen önce dönebildik. Yürüme kaslarımın neredeyse işlevini yitirecek kadar uzunca süredir çalışmadığını, güzel bir havada dışarıda olmayı özlediğimi, artık sadece parka gitmek için bile evden ancak 45 dakikada çıkılabildiğini, iki bebek arabasını bir kişinin sürmesinin imkansız olduğunu, bu anlamda annemin elim ayağım olduğunu ve artık çocuk kelimesini çoğul eksiz kullanmamam gerektiğini anladığım bol kıssadan hisseli bir gün oldu...

Bundan sonra durmak yok, sezonu resmen açtım haydi çocukLAR toplanın gidiyoruz parka :)

14 Mayıs 2009 Perşembe

40...

Sonunda meşhur 40 ımızı çıkarttık. Pek çok konu başlığının yüklendiği gelmesinin ve geçmesinin hevesle beklendiği meşhur 40...

Bittimi herşey, şimdi normale döndükmü birden... oğlum büyüdü mü... kaçtımı cinlerimiz... ben bütün kilolarımı verdim mi... artık lohusa değil miyim... normal davranabilecek miyim... eski hayatımıza dönecek miyiz... dışarı çıkabilecek miyiz... tehlike yok mu artık... oğlumun uykuları düzene girdi mi aniden... emmesi artık daha mı düzenli olacak... benim sütüm mü artacak... eski ilkay mı olacağım kafa olarak... sıkıntılarım, evhamlarım geçecekmi birden... etrafımdakiler beni alttan almayacak mı artık lohusa değilim diye... yoksa alttan almalarına gerek mi kalmayacak... annem evine mi dönecek...

Ne annem evine mi dönecek... evine mi dönecek... evine dönecek... evine... dönecek... evine...

Sevmedim ben bu 40 mevzusunu, daha öncede yaşadım biliyorum, hiç bir şey değişmiyor annemin evine dönmesi dışında. Uzatma yokmu mesela 80 yapsak bunu bu defa. Hani 40 a yetiştiremedik 80 e uzattık desek... bütün kilolarım duruyor, oğlan gece bin defa uyanıyor, emmesi desen daha kolay kolay düzene girmez, cinlerim de tepemde... hıı olmaz mı?

Beceremedik ama...

Ne güzel anlatmışlar dimi... tek tek, basamak basamak. Aman harika, tam bizilik hadi yapalım diye zıpladım. Hani marifetliyim ya kendimce, ama ne zaman girdiysem bu havaya... Bulamadım mı sanki koca kitabın içinde bundan başka aktivite. Kolaymış gibi görünüyor ama, minicik parmak izleriyle yapılması gereken bu iş için evdeki hesabı çarşıdakine uyduramadık. Hele eldeki malzemelere ek 2,5 yaşındaki yavru kurabiyeyle iş katmerlendi. Koca masada o minik siyah renk boyaya batmış parmakların dokunmadığı yer, boyamadığı nokta kalmadı. Parmaklar az geldi üstüne burun yüz üst baş da battı.

Bu kadar hengameye hepi topu çıkan da sadece bir tanecik penguene benzemeyen eserimiz oldu... Devamına ne benim sabrım, ne kurabiyenin parmakları yetti. Daha haddimize göre aktivitelere sakladık hevesimizi, kapattık kitabımızı...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

...miş gibi...




düşünürmüş....






severmiş...

Artık cebim cebimde değil...

Getttiii, gettiii...

Özel bir gün hediyesi, az kullanılmış, sahibi olan benden itina ile çalınmış, koç gibi diyeceğim ama gayet dişi, mis gibi, gül gibi telefonum getttiiii...

Alışveriş sepetinde unutmamın saniyesinde çalınıp birde üstüne bulamayım diye kapatılan o telefonu, çalıp satmayı veya kullanmayı amaç edinmiş olanın boğazına dizilsin diyeceğim ama yerini bulmayacak ahım. Bir telefon neden ve nasıl boğaza dizilebilir ki?

Telefon çalınınca sahi bedduası nasıl olamalı... Zilin kısılsın, hattın kesilsin, bütün çağrıların cevapsız olsun, faturan kabarık gelsin, yanlış tarife seçip kazık yiyesin, telefonun şarj tutmasın, düşürüp düşürüp bozasın, sende çaldırasın, ekranın çizilsin, fotoğraf kaliten bozulsun, en sevdiğin sakladığın mesajlar silinsin, pin kodun kaybolsun, puk kodunu hatırlayamayasın, evde şarj aletini bulamayasın, çocukların senden gizli amerikayı arasın, 900 lü hatlara abone olasın, reklam mesajların eksik olmasın, millet çaldırıp çaldırıp kapatsın sen arayasın sana yazsın, telefon sapıkları işletsin, karın yeni telefon diye bogazına yapışsın, dakikası 10 liradan konuşasın, telefon numaran internette yayınlansın, düşürüp kaybedesin, numaranı hatırlayamayasın, seni arayan numaralar görünmesin, rehberin silinsin, mesajların iletilmesin, telefonun bozulsunda ederinin iki katı arıza ücreti ödeyesin, zil sesi en maximumda kalsın her çaldığında irkilesin...
Bu kadar beddua elbette geri getirmedi telefonumu, ama içimi açtı, bir miktar hırsımı giderdi ya o da yeter şimdilik :)

12 Mayıs 2009 Salı

...

Şu sıralar...

Kendi yaşımı unutup kardeşime "off yahu 35 mi oldun sen, daha dün çocuktun demeyi" hatta kendi yaşımı onun yaşına iki ekleyip hesaplamayı...

Mis gibi en tazesinden kahve dolu fincana üfleyip, içemesemde süt vermem sebepli, kokulu buharı en derininden içime çekmeyi...

Bu yaşıma kadar televizyon izlerken etrafdan hiç ses duymama, top patlasa irkilmeme, seslensen aldırmama özelliğimi, bu yaşımdan sonra ağlayan çocuk seslerine dair kendimi kapatabilme şekline getirip kullanabilme yeteneğimi...

Okuduğum blogların bazılarına aylardır bakmadığımı farkedip uğradığımda, hayatlarının değişmiş, çocuklarının büyümüş olduğunu farketmeyi, sanki ailemden birileriymişcesine "aa kocaman olmuşlar, nasılda büyümüşler" demeyi...

Kızımla cd izlerken oğlanın arabasının ucundan, kızın ayak bileklerinden tutup herhangi bir aksiyona hazırlıklı vaziyette çaktırmadan hem de oturur vaziyette uyuklamayı...

İki günde bir, normalde bir karış kabarması gereken, ama nasıl oluyorsa bir türlü tutturamayıp 3 parmak anca kabartabildiğim sodalı keki yapmayı, sonrada utanmadan "olmamış bu yahu..." diye diye yemeyi...

Her iki günde bir çaktırmadan rejime girmeyi sonra daha sabah kahvaltısından sonra vazgeçip yine yemeye devam etmeyi, üstüne kendimi "aman, ya hadi sütüm kesilirse" diye telkin etmeyi...

Bazen lohusalığımın ardına sığınıp sağa sola çatmayı, sonrada ay ben ne yaptığımı biliyormuyum ya diyebilmeyi, sinsilik için de güldükden sonra vicdan azabına gömülmeyi...

Discovery chanel'da hergün öğleden sonra süt verme saatime denk gelen vakitte izlediğim "miami ink" isimli programdaki dövme sanatcısı Ami James, Chris Nunez, Chris Garver, Kate Von D ve Darren Brass'a dövme yaptırmaya gelenlere özenip, hiç haz etmediğim bu olayı önümüzdeki yaza uygulamaya koymaya karar verip acaba hangi motifi yaptırsam diye kafa patlatmayı...

Yine süt verme seanslarımın birine denk gelen programlardan birindeki evlenmek için televizyona başvuran tiplere ve sanki kebap siparişi verir gibi aradıkları insanı sipariş vermelerine kahkahalarla gülüp, hatta kınayıp ama izlemekden vaz geçmeyip kendimi bolca kınamayı, ne oldum ben yahu demeyi...

Oğlumun büyüyünce kime benzeyeceği üzerine arkadaşlarımda fikir yürütmeyi...

Mevsimin getirdiği eski alışkanlık kumda oynama aktivitemizin başlaması ile kızımın günde en az iki defa gerçekleştirdiği seanslarına, her defasında evden plastik bir nesne ile gönderip onun o süper neşesini, "oooo hayika" demesini, zıplamasını izlemeyi...

Babamın anneme 15 yıl baktığı köpeğinin 3 yıl önceki ölümünün ardından şimdilerde "torun işeleride bitecek sıkılırsın diye düşündüm en iyisi sana bir köpek alalım" demesi üzerine annemin "sanırım ben uzun süreli yeni bir ilişkiye hazır değilim" demesini, olaya ilişki kıvamında yaklaşmasını ve bundan ötürü attırdığı kahkahalardan sebep annemi...

Oğlumun düşünen adammış gibi, kızımın sevecen kardeşmiş gibi hallerini fotoğraflamayı...

Hepimizin hastalığı bittikden sonra ortada fol, yumurta ve bu hastalığı kapacak bir hasta yokken aniden hastalanan kocamın ilgi ve şefkat isteğine, bir diğer çocuğumda oymuş gibi yaklaşmayı...

Şu sıralar evdeki bebek kardeşe el mahkum göstermem gereken ilgiden dolayı, kızımın göz bebeği oluverdim aniden. Ee unutturuverince babasına olan aşkını, koşup yanaklarına yapışmasını, geceleri babaaa diye uyanmasını, biricik oyun arkadaşı olmasını... Bunu belli etmek istemese de bozulan babasına karşılık mest olup içten içe keyiflenmeyi...

Herçeşidinden dergileri doldurup eve nasıl becerebiliyorsam akrobatik bir kıvamda süt verirken bir şekilde dergi okuyabilmeyi...

Akşamları iki çocuğunda uyuduğu vakitlerde iki arada bir derede mutfakda hemde en zorundan sudoku çözmeyi...

çok seviyorum... :)

10 Mayıs 2009 Pazar

Benim ve bütün annelerin günü

Bugün gayet enteresan bir anneler günü benim için... hem çocuk sayım arttı, hemde evdeki kalabalık... Hızla hareket edilse mutlaka içinde biri diğerine çarpar o derece :) Ziyarete gelen kardeşim, karısı, kızları ( kızımın söylemiyle kujeni) ve babamla metrekareye düşen insan sayısında büyük bir atış kat ettik.

Ee ziyaret özel bir güne denk gelince, evin içinde herkes bir diğerinin anneler gününü kutluyor. Babam "benim annem değilsin ama" diyerek taa ankaradan anneme getirdiği hediyesini vererek, kardeşim "ablamsın ama bak iki çocuğun var gayet annesin kutlu olsun bari" diyerek, kocam anneme en sevdiği parçalardan bir cd hazırlayıp üstüne bunu bir cd çalarla hediye edip annemi çook duygulandırıp ağlatarak, ben bana gelen hediyem ile herkese en misinden kahveler hazırlayıp bir fincan eşliğinde kutlayarak, kızlar evde çığlıklar atıp koşturup "kutluuu olsuuun" diye bağırarak, oğlum en kakalısından koca bir bez hazırlayarak...

Güne özel hediyemin ilişiğindeki karta çocuklarımın yazdığı gibi, her yılı birbirinden keyifli umarım daha nice anneler günü bekliyordur beni. Ben güzel bir gün geçirdim... kah anneliğimin keyfini çıkardım, kah duygulandım ağladım, umarım bende annem gibi birgün kızım, oğlum ve torunlarımla dolu bir evde bir anneler günü kutlarım dedim... Şimdi geçirdiğim bu güzel günden dolayı çok mutluyum, darısı tüm annelerin başına...

Anneler günümüz kutlu olsun...

07 Mayıs 2009 Perşembe

31ay+29gün (sümüklüböcek...)

anne: hadi kızım yatalım
çocuk: ama anne...
anne: Aması falan yok şekerim... aa burnun tıkalı senin dur onu bir fısfısla açalım
çocuk: aa gecegece nünükmü temisleniy anne... aaa ananem hiç böle şeley yapmıyo. Uukum kaçay sonya...
anne:!!!
çocuk: ananem uyutsun beni sen git, o heyşeyi biliiiyyy
anne: ananesi gel yoksa ben bayılıcam...
çocuk: :))))

06 Mayıs 2009 Çarşamba

22.00 etkinlikleri...

Bir şeyler üretme isteği gelip dayanınca bünyeye, ama içeride yaratıcılıkdan çokda fazla eser yoksa bu konuya dair, en büyük yardımcımız şu sıralar 365 etkinlik kitabımız.

Saat akşamın 10'u olmuş, kızı eteğine yapışmış uyuması gereken saatte uyumak yerine "hadi anne bişeeler yapalım" diye. İlkay yorgun, ama kıyamamış aramış 365 etkinlik kitabını, bulmuşlar açmışlar gönüllerine ve malzemelerine uygun bir sayfayı, başlamışlar seri üretime...

Önce evin bir yerlerine saçılmış, hastaneden ev ahalisinin doktorculuk eğitimi için araklanmış, boğaza bakma mahiyetli ama bir cücenin elinde anne babanın ağzına sokup midesine kadar itilen abeslanglar bulunup toparlanır. Ee biraz ip, boya kalemleri, heryeri yapışyapış edecek kadar yapışkan, yetmedi biraz silikon...

Sonra bir cüce, bir anne, arka fonda ağlayan bir bebek, günün yorgunluğundan maç karşısına kendini zor atmış ve bu lükse şaşkın bir koca, canhıraş bir şekilde etraf toparlayan anane eşliğinde başlanır yaratıcılık kopyalamaya, hadi olmadı ufak tefek eklemelerle kişisel kuklalarımızı yapmaya.


Sonuç... bize göre harika. Huzurlarınızda kızımın taktığı isimleri ile... bayan çirkin teyze, büyücü dede ve tiko tido. Ne alaka... büyücü dede dışında bizde anlamadık ama :)

05 Mayıs 2009 Salı

Şaşkınım...

ilkay: canım anneler günü geliyor anneme ve annene ne alacağız...
koca: ben bu evde bir tane anne görüyorum.
ilkay: aa annen burada yok diye ona almayacakmıyız aa ne alaka canım olurmu...
koca: ben buralarda senden daha anne başka kadın görmüyorum canım benim
ilkay: hıı..
koca: iki çocuklu iki kere anne, dünyanın en şeker kadını
ilkay: hıı...
koca: senden başka anne yok çünkü onlar artık büyükanneler
ilkay: heee ay öyle miii hi hiiihii

Çok online gördüm kendimi...

Tescilli ve teşhisli bir alışverişkoliğim ben. Gerçi çokdan itiraf etmişdim bunu buradan. Ama mağaza vahşisi, alışveriş merkezi canavarı ben şimdiye kadar yapmadım hiç internetten alışveriş. Öyle yakından bakmadan, incelemeden herşeyini, kokusunu almadan, dokunmadan, uzakdan göz süzerek alışveriş pek harcım değil derdim. Ama hastalık yapışınca yakamıza, ihtiyaçlar birikince kapıda dizi dizi, mecbur kaldım başladım. Bir iki derken bir başlayınca sonrasında tutamadım kendimi, burun pompasını da getirttim kapıma, kızımın istediği bilgisayarı da, oyuncağı da, market alışverişini de, istediğim bilimum ıvırzıvırı da...

Bilgisayarın her başına oturduğumda yeni bir eksik geliyor aklıma artık veya eksik olmasa da alması hoş, bulundurması keyifli bir şeyler. Her gördüğüm enteresan cisme bıyık buruyorum inceden. Şimdi verdiğim siparişlerden yurtiçi kargo kapımdan ayrılamıyor. Ben mi... kendimi tutamıyorum ki...

Sıfatlarıma bir yenisi daha eklendi... online alışverişkolik ilkay...

04 Mayıs 2009 Pazartesi

Blogdan rapor aldık, evde yatıyoruz...

Oğlumun tamda bir aylık olduğu günde yazılacak yazımı bu, ama ne yapalım kaptık bir defa şifayı, elden ne gelir...

Hastayız, hemde hepimiz. Akıllara ziyan bir durum söz konusu evde... Önce anane ile başladı evdeki hastalık, daha o atlatamadan küçük beyimizin burnunda hırıltılar, dur yahu derken benim boğazımda bir gıcıklanma, haydi doktor derken bir de üstüne gittiğimiz tatlı! doktorumuzun "bu yenidoğanlardaki nezle bronşite çevirir heee" yorumu ile iyice bayıldık. Bu naif ve içe su serpici yoruma "yok canım sütüm korur çocuğu dimi ayla hanım" derken "hayır bu virütik bişiii sütünüz korumaz" cevabı iyice asabımızı bozdu. Moraller alt üst eve bir gelinir ki kızın da burnu bir sel. Olduuu dedik evimizi saran virüs saldırısı için evi ilaç deposuna çevirdik. Tek avuntumuz kocamın sağlamlığı iken onun da belini sakatlaması ve bir bebeği bile kucağına alamayacak hale gelmesi ile tamamen bittik.


Haydaaa, hatta hayda ninnaa... Traji komik bir hal söz konusu hane içinde. Bulan bulduğu yerde yatıyor, ilaç şişeleri havalarda uçuşuyor ve herkes bir diğerine ya ilaç taşıyor ya da çay. Birde benim küçük beyi emziriken taktığım maskeye istinaden kızımın doktor yakıştırması da yapıştı peşime. Evde yeni namım aldı başını yürüdü, artık adım "doktoy". Eve giriş ve çıkışlar ve özellikle misafir trafiği bir süreliğine ertelendi. Gelecek olanlara durun durduğunuz yerde, hastalık kapmayın boş yere dendi. Hoş, geçmez üç vakte kadar bizim buraların hastalık mevzusu. Hadi hepimiz atlattık diyelim, evimin en minik, en bir aylık küçük beyi ne yapsın.

Yok ki meksikalı bir tanıdığımız yakın zamanda ziyaret etsin bizi veya kanada'dan yeni gelmiş birileri. Anlayacağınız domuz gribi değiliz, ama mevsimin grip modasına uyduk pek bir fena gribiz :) Rapor aldık blogdan, devamsızlıkdan sayılmaya, yakında iyileşir döneriz.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Mevsimin getirdikleri pek lezzetli bu sene...


Aman erik çıkmış al ilkay bir kilo derken kendime markette, en minik torunu ile tanışmak amaçlı ziyaretimizdeki dede, üstüne işden eve dönen koca, alışverişe çıkan anane de aynısını düşününce... Buzdolabı erik ağacına döndü. Ama anladım ki eskiden bu mevsimin, zamanı gelsin diye beklediğim ve en sevdiğim meyvesi yeşil eriğe duyduğum heyecan yerini yenilerine bırakmış.

Anladım ki... Artık hayatının ilk yeşil eriğini hevesle avucundaki tuza batırarak merak ve ekşi bir suratla yemeye çalışan kızımı izlemek, kilolarca eriği mideye indirmekden daha keyifliymiş benim için. Üstüne küçük hanımın kendince beğendiği bu tadı küçük bey kardeşe tattırmak için gösterdiği çabası ise kilolarca kahkaha ederinde ve dahada bir lezzetliymiş...

27 Nisan 2009 Pazartesi

Haydi ailem adaptasyona...

Biraz terimi soğutmam lazım kendime gelmem, geldirmem lazım. Olmaz böyle yavaşla azıcık demem lazım. Bundan sonra başıma gelecekleri müstehak kılmamak için kendimi ağırdan almam lazım. Kendime önce aynada uzun uzun bakmam lazım, sonrada dönüp kafamın içine. Her işin altından tek başıma kalkmaya çalışmamam lazım. Hey ilkay titre ve kendine gel demem lazım. Olmadı etrafı biraz titretmem lazım...

Öncelikle eve dağınık tahamül edebilmeyi öğrenmem ve öğretmem lazım. Herşeyin yerli yerinde olmamasının o kadar da rahatsızlık verici olmadığına kendimi ve bazılarını ikna etmem lazım. Artık 2 değil, 3 değil, koskocaman 4 kişilik ve dağınık olmayı haklı kılacak kadar büyük bir aile olduğumuzu farketmek lazım.

Sonra bu hamileliğimde geliştirdiğim, olmayınca kriz ne kelime, komalara girdiğim tatlı mevzusuna bir el atmam lazım ve mümkünse sonlandırmam. Eski tuzlu sever, tatlıdan haz etmez hayatıma bir an önce geri dönmek lazım.

Kilo mevzumu bir sabitlemem lazım... İki gün içinde aniden artan kilolarla girdiğim korkulu ruh halimin ardından, ertesi gün tartıda gördüğüm iki kilo eksik hallerime sevinmemeliyim. Mümkünse takmamalıyım. Bilirim daha öncede taktım, mümkün değil takmamak ama en azından haftada bir tartılmalıyım. Birde mutlaka bir gün sen zayıfladın diyenle, ertesi gün bak yine kilo almaya başladın diyenlerin seslerini kısmak lazım.

Hamile kıyafetlerini evden bir an önce göndermek lazım... Malum bundan sonra hamile kalınmayacak, tüpler bağlı sevinmeli veya buna sevinmeyi öğrenebilmek lazım.

Bu halimle evde yemekli misafir ağırlanmayacak, kendime bunu telkin etmem lazım... Lohusayım unutmamalıyım. Sonra normal hale gelince ağırlarım diyebilmeliyim. Bundan yola çıkarak evdeki 3.5 dan 5 kişiye 8 çeşit yemek hazırlamamalıyım. Her gün 3 çeşit zeytinyağlıya ne gerek diyebilmeliyim.

Daha önce ki hamileliğimde yaşadığım depresyonum kulağımıza küpe, normalde 40 gün olan lohusalık süresinin 80 güne uzatıp keyfini çıkarmam lazım... Malum ilk lohusalığımda 80 den sonra çarpmıştı depresyonum ilk tokadını. Hazırlıklı olmak lazım.

Hayatımın en azından büyük bir kısmının değiştiğini, eskisi gibi olmadığımı veya büyük oranda olamayacağını kabul etmem lazım... Bu dönemimi adaptasyon dönemi kabul etmeliyim. Adapte olmalıyım, adapte oldurmalıyım, yenileri hayatıma adapte etmeliyim, adapte ettirtmeliyim.

24 Nisan 2009 Cuma

Ağlanacak halime...

Gülüyorum şimdi...Salonda bir çekmeden çıkan, yarım kalmış, içinde hatırlatma kağıtlı bu oyuna acaba yenildiğim için mi el sürmemişim senelerce, yoksa o tarihden sonra doğan kızımız yeni bir oyun mu olmuş bize.

Bence cevap; biz karı koca epey zamandır bu çocuklara oyunda olmuşuz, oyuncakda. Gülerim ben şimdi bu ağlanacak halimize :)

23 Nisan 2009 Perşembe

Herkese kutlu olsun...

Bugün 23 nisan çocuğu olarak kaldırıldı kızım yatağından. Çocuk bayramı dendi, milli bayram dendi, olmadı senin bayramın dendi ama pek de anlayamadı. Bakıp bakıp anlamaz bir ifadeyle "süpyis vaamı pekiii??" diye sordu kendi bayramı denince. Şeker ikramlı bayramlarla karıştırdı büyük ihtimalle. Bu sene de sadece onun bayramı olsun artık seneye anlatırız günün anlamını dedik bizde.

Bugünü yaşamaya ve kızına yaşatmaya amade 23 nisan babası ise koşturdu durdu kızının peşinde, o tören senin, bu gösteri benim hadi birde üstüne tiyatroya gidelim derken.

23 nisan anneannesi ise bütün çocuklardan daha şen aylardır gitmediği evine yola çıktı sabahdan. 23 nisan ayrı bir bayram oldu ona. Ama izni kısa pazara yine burada.

23 nisan annesi ben ise 23 nisan bebeğini doyurmakla mükellef evde kaldım herkes gidince. Gizli maksat klasiklerimden 23 nisan gala gösterilerini izlemek üzere. Çay demle bir güzel, üstüne de içinde bir yerlerde nasılsa hala çocuk kalabilmiş ilkay'a hediye bir mikrodalga keki yapıver hemen, çikolatalı hemde, sonrada hooop kurul televizyonun karşısına sevinçle. Bir yandan keki hüpletip bir yandan aman sakın beni terk etme diyerek içerideki çocuk ilkaya.

Bu sene galadan önce, yıllar öncesinin gösterilerine katılmak için yurtdışından gelmiş çocukları bulmuş TRT. Sonra da eski çekimlerden o yıllara ait görüntüler ve fotoğraflarla birlikde röpörtajlar yapmış şimdinin koskocaman halleriyle. Bir de üstüne o çocukları vaktiyle misafir etmiş Türk çocuklarını konuşturunca... benim içerideki çocuk ilkay, büyümüş ilkay, hormonlar, milli duygular, çocuk sevgisi birbirine girip, elele 2 saat ağlattılar hüngür şakır. Hele Zeynep isminde şimdi neredeyse benim yaşımda bir kadının vaktiyle kendisine Macaristandan misafir gelen arkadaşının şimdiki halini görmesi ile döktüğü gözyaşları...

Ne kadar kıymetli bir hediye, ne güzel bir düşünce. Biz can-ı gönülden kutladık, bütün çocukların da bayramı kutlu olsun öyleyse :) Ee bugün 23 nisan neşe doluyor insan...

21 Nisan 2009 Salı

Bugün...

Günler sonra parkda kızımla başbaşa kalabildim. Pek eğlendim, mis gibi havadan, sırtıma vuran bolca güneşden, hatta sıcakdan bunalmakdan. Özellikle iki emzirme arasının bu kadar eğlenceli geçmesinden.

Bol bol gülümsedim... Bahçenin içinde yeşillikler arasında oturmama rağmen komşu balkonlarının sardunyalarına bıyık burup çaktırmadan çekmeye çalıştığım fotoğraflara... Kızımın evden son anda aşırdığı kardeşinin biberonuna, arkadaşlarıyla özene bezene hazırladığı kum mamasına... Telefonla günlük arkadaş dedikodusu yaparken, bir yandan salıncakda çocuk sallayan, bu sırada dalıp çocuğunu kuma düşürüp panik olup telefonu elinden kumlara fırlatıp, sonrada koca hediyesi telefonunu can hıraş bir şekilde kumlardan arındırmak için ter döken bendeniz şaşkın ilkaya...


20 Nisan 2009 Pazartesi

Ne oldu şimdi yahu...

Kantarın topuzunu kaçırmışım farkında olmadan bu defa. Evdeki oğul bebeğin ha göbeği düştü ha düşecek, hadi banyosunu yaptıralım, yahu nasıl yıkanırdı bebek kısmı, dur altını değiştireyim, aman etraf yine çişe battı, ay yine acıktı süt vereyim, tırnaklarımı uzamış dur keseyim derken ibrenin yönü biraz tek tarafa doğru kaymış farketmemişim. Ortalardaki minik kurabiyem baba aşkını bir kenara, anneanne ilgisini öteki yana atıp, annenin dikkatini çekmek için bayağı şımarmış. Hayırları dinlemez, söze lafa gelmez bir hal almış sonradan ayıldım.

Halbuki en istemediğim ve en dikkat ettiğim konu olmasına rağmen. Bu kadar kalabalığa, işe güce eklenen baş ağrısı tuz biber olupda ben kendime geldiğimde istemediğim korkularımdan biri ile yüzleştim. Eve gelen ikinci çocuk kaynaklı kıskanç büyük kardeş...

Ama kıskançlık sadece annenin kendisi ve minik kardeşe gösterdiği ilgiden kaynaklı. Sorular dizi dizi, cevaplar ard arda.

Anne ben neden senin sütünden içemiyoyum.
Ben büyüdüüm için mi altıma kaka yapmıyoyum.
Benide kucaaana alll
Beni sen uyut.
Senin kaynında bebek yok aytık dimiii, benimle oynarmısın, hadiii. Bıyak onu.
Ben büyüküm masada yemek yiycem
Hayıy bende bebekim bende yatayak yiycemm.

Ee ne diyeyim ben sana şimdi kendi küçük sıfatı büyük abla kızım, alışacağız hepimiz alışacağız. Belki şimdi değil, biraz daha zaman alacak ama eninde sonunda alışacağız.

18 Nisan 2009 Cumartesi

31ay+10gün (canavar anne...)

çocuk: bebeğim beni canavaylaydan koyuymusun?
anneanne: aa canavarlar mı? kardeşin mi koruyacak seni onlardan.
çocuk: evet, buyası biy canavaylay odası
anneanne: ee hani canavarlar nerede kuzum?
çocuk: sizsiniz canavay... annemle sen biy canavaysın ananee
anneanne: !!!!
çocuk: şimdi babam gelip kuytayıcak beni
anne: aaa bunlarıda mı duyacaktım. anne benim ağlama isteğim normalmi yoksa hani lohusalıkdan kaynaklı fazla mı alınganlık ediyorum.
anneanne: !!!!

Baba marketten döner, çocuk babaya koşar, bacaklarına sarılır ve ağlamaklı bir sesle...

çocuk: kuytay beni baba, buyada canvaylay vay....
baba: ????

Babaya olay anlatılır, lohusa ilkay canavar yakıştırması aldığı kızından gizlice bir güzel ağlar. Kızının ağlamasına dayanamayan anneanne üzülür. Sonunda baba alır kızını hayvanat bahçesine gezmeye götürür, gerçek bir canavar bulmaya... ilkay süt şımarığı oğlu ile evde kalır ama çok içine batar, halbuki bilir abarttığını hormonsal özüründen dolayı. Daha iyi hissetmeye başlayınca kocaman kahkahalar atar kendine yapılan yakıştırmaya, sonra da oturup bir güzel "buda mı gelecekti başıma" yazısı yazar.

17 Nisan 2009 Cuma

Çorap meselesi...

Bahar geldiğinden midir, havalar ısındığından mıdır, yoksa genel olarak çocukların bu çoraplara gıcık olduğundan mıdır nedir, evde boyu 1 m. nin altındaki bireylerin ayaklarında bir özgürlük dalgası esiyor. Gel de tut ayaklarında çorapları... dakikası dolmadan parmaklar ortalığa dökülüyor. Birinin peşinden koşki giydirebilesin, diğerinin ayaklarını yakalayabilki çoraba sokabilesin. "Bu kardeşler çetemi kurdu bana karşı yoksa" diye geziniyorum ortalıkda. Bir de anlatıyorum sanki dinleyen varmış gibi karşımda... "Evladım havalar daha ısınmadı yerler buz gibi, ama bak üşüteceksiniiiiz"

Sonunda annem buldu sebebini... "Sende hiç sevmezsin ilkay çorap giymesini, farkındamısın bilmem ama hep medine fukarası gibi çıplak ayakla gezersin küçüklüğünden beri ortalıkda".

Ee koydu son noktayı meseleye, madem genetik bir mevzu söz konusu. Aldım ağzımın payını karışmam bundan sonra çıplak ayaklara. Bende fırsatan istifade öperim bol bol minicik olanınıda, abla ayaklarınıda...

16 Nisan 2009 Perşembe

Tazecik haberler...

Kocam soruyor işden gelince "canım sen bugün blogunla hiç ilgilenemedin dimii??" diye. Sanırım kocamda benimsedi bizim üçüncü çocuğumuzun bu blog olduğunu. Birine yemek, diğerine süt, öbürüne yazı. İlgi şefkat ve emek gereksinimi aynı derece.

"Bu hemşiye neden evimise geldi", "bebeğimle ne yapıyo anne", "hey o konuşamas, o daha bebek", "o seni anlamıyooo kiii"... Küçük avukat abla iş başında :)

Yoğurt gaz yaparmış emziren anne kısmına ee doğal olarakda verdiğin sütle bebeğine. Pekiii makarna salatası yapsam yoğurtlu ama içinede mayonez koysam. Bak hiç yoğurt tadı kalmadı, yenirmi yenir. Pekiii bu lafı söyleyen kişi yermi bu lafı yemeeez. İlkay yerken durmadan laf eder. Laf etme anne bak yinede yiyorum. Yoğurt değil ama bu kadar sinir bende gaz yapıyor demedi deme...

"Aa göbeğin çok fena kalmış ilkay... Yook sen bunu bir an önce erit." Gözlerim iyiki çıkmadı yerinden bu lafları 70 küsür yaşında görmüş geçirmiş teyzeden duyarken, iyi ki yakalayabildim tam içimden çıkmak isteyen o acayip kelimeleri. Sahi ne demeli bana bunu söyleyen 80 küsür kiloluk göbekli teyzenin arkasından şimdi. Yok ben bunu oğlumdan hatıra diye saklıyacağım mı, yoksa aa oğlumun ikizi içerde onu seneye çıkarttıracağız mı, yoksaa bana formunuzu borçlu olduğunuz diyetisyenin adresini verin hemeeen mi?

İki çocuk aynı anda uyuduklarında ev feci sessiz oluyor. İki dakika içinde ikisini de özlüyorum. "Ah keşke uyansalarda..." diye başlıyor cümlelerim. Ama uyandıklarında iki dakika içinde "ah bir an önce uyusalarda..." ya dönüyor temennilerim. Yeni lakabım "çabuk özler, çabuk sıkılır ilkay" sanırım.

Daha önce pek aramın hoş olmadığı tatlı merakıma erkek çocuk hamileliği sayesinde başlamıştım. Peki ama doğumdan sonra neden geçmedi bu alışkanlık. Hele hava kararınca kan avına çıkmış drakula hesabı tatlı krizlerim, kocayı almaya ikna edemeyince bulup buluşturduklarımla kendimce hazırladığım tatlılarım. Yeter artık bitsin bu şeker yüklemesi...

Bahar gelmiş memleketimin toprağına taşına. Ama bünye bu sene atladı bu kadar hengame içinde bahar yorgunluğunu, halsizliğini, uyuklamalarını. Eyy hormonlar bunada mı mukdedirsiniz... Pes derim artık, pes... yapamadığınız yok galiba. Ağlama sizde, asabiyet sizde, pamuk annelik sizde, süt salgılatma sizde, nerden geldiği belli olmayan enerji sizde, uykusuzluğa dayanıklılık sizde, beş işi aynı anda yapabilme sizde... Ee süper kahraman mı oldum başıma bu yaşdan sonra.

Oğul bebeği her yeni gören ayrı bir yorumda bulunuyor. "Aa babasına benziyor", "aa bu ikinize de benzemiyor", "yok yok bu aynı dayısı", "ee bunun burnu aynı bizim oğlan", "bence doğan çocuk bu değil kesin hastanede karışmış". Hadi hepsini anladım ama bu sonuncusunu hiç kafam almadı. Hayır görüntüler olmasa elimde şu lohusa halimle ne pimpiriklikler yaparım daaa... Hala gülüyorum daha önce hiç duymadığım bu yoruma.

Herkese...


Bu zamansızlıkda bile seve seve kabul edilecek, mutlaka katılınacak bir mim. Kalbinizden, aklınızdan sıklıkla geçirdiğiniz bir insana sayfanızda yer vermek ne büyük bir zevk halbuki, bunu daha önce düşünememiş olmak ise ne garip...

Atatürkün bu sayfaya resmini koymakdan başka , sardunyanın dediği gibi müfredat dışında da araştırmalıyım, öğretilerine ve işaret ettiklerine daha fazla odaklanmalıyım ve en önemlisi yetiştirdiğim iki çocuğuma yaptıkları hakkında, kitaplar dışında da bir şeyler öğretebilmeliyim. Yaşamalı ve yaşatmalı, öğrenmeli ve öğretmeliyim.

Sonra bu mimi herkese dağıtmalıyım, bu sayfayı okuyan her arkadaşımı bu mime davet etmeli, herkesi sayfasında Atatürk fotoğraflarıyla dolu bir güne çağırmalıyım...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Yazdan önce gelen tatil hayalleri...

Bugün emzirmeyle alt değiştirme arasında kısa bir vakit diliminde, zaman geçirmeyle değerlendirme arası bir dinlence süresi içindeyken, geçenlerde eve bir şekilde girebilmiş, ki bence yolunu kaybetmiş bir katalog geçti elime.


Bir tatil kataloğu... Her sayfasında ayrı kaybolduğum, ayrı mest olduğum. Bazı sayfalarda denizin serinliğini hissedip ürperdiğim, bazılarında kumsaldaki güneşi sırtımda hissedip, kimisinde bir bardak içeceğim elimde derin sohbetlere daldığım. Tunusdaki bir otelden başlayıp, yunanistandan çıkıp, sonra ver elini antalya dediğim.

Halbuki geçen sene bir daha tatil köyümü, tövbe demiştim. Ama epey olmuş lafımı yutalı, unutalı. Son sayfasını kapattığımda ise bunun bir nevi azap olduğunu farkettim, kendi kendime farketmeden uyguladığım. Uzun yıllar sonra ilk defa bu yazı tatilsiz geçirecek olmanın verdiği garip sızı ile tekrar çevirdim sayfalarını, taki sütkolik oğuldan imalı bir mırıltı gelinceye kadar. O vakit bende geldim kendime. Tatil hayalleride bitti, sızısıda geçti.

Doğru değişik bir yaz olacak, hatta daha önce hiç yaşamadığım kadar değişik ve hatta umarım eğlenceli :) Ben sıramı devrettim, bakalım bu yaz nelere gebe... Kimbilir belki ufak bir süprizi vardır bize. Ee yaz bu sağı solu belli mi olur, esiverir, uçuruverir, konduruverir...

14 Nisan 2009 Salı

Anne inek, inek anne...

O kadar ikaza, bak bu erkek bebek çişini hemen yapar bezini açınca gibisinden uyarılara rağmen nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde tam değiştirmek için açtığımda oğul bebeğim altını, serdiğim alt değiştirme zımbırtısına rağmen etrafa çişini yapar. Ne bileyim ben, yok böyle deneyimlerim, daha önce hiç oğul bebeğim olmadı ki. Telaş içinde bunu temizlemeye çalışırken sağdan soldan, üstüne yine aynı oğul bebek tarafından annesi olan ben ilkay gafil bir şekilde avlanıp bu defa kakaya bulanırım. Bu yaşıma kadar bildiğim gördüğüm fizik kanunlarını hiçe sayan bu davranış karşısında el kol kaka içindeki ben, temizleyim mi güleyimi bilemezken içeri kızım girer...

çocuk: anne biiyomusun sütley neyden geliy?
anne: bilmiyorum canım
çocuk hadiii soy o zaman
anne: pekiii sütler nerden gelir tatlım?
çocuk: inekleyden ve senden
anne: ne yani ben inekmiyim
çocuk: hayıy sen annesin
anne: ee sağol o zaman
çocuk: anne inek...
anne: ee daha çok sağol, ne diyim ben şimdi...

Hakikaten ne diyim ben şimdi. Herşey başa sardı. Gün içinde sadece süt verip alt değiştiren, kıyafet değiştirip, çamaşır yıkayan kadın geri geldi. Ev içindeki yeni adıda anne inek. Bu deneyime rağmen bu anne inek bazen de bir beceriksiz bir beceriksiz sormayın gitsin. Ama bilmiyorlarki hormonum burnumda. Gün içinde başıma gelen bu kadar vukuat bilseler sahi gelirlermi sırayla...

Koskocaman bir blog oldun artık...

Aa...
Unutmuşum, nasıl oldu demeye gerek yok. Malum bir dolu telaş içinde unutulmuş arada. Zaman içinde yaşananlarla dolu her kelimesi, her cümlesi ile kıymeti artan, ayrılan zaman ile evin bir diğer çocuğu kıvamına giren benim sevgili blogum, üçüncü çocuğum :) Uzunca zaman nice blogları ve yazılanları takip ettikden sonra bir gün aniden açtığım kendi blogumun yıl dönümü geçmiş bile hemde 4 gün önce.

Nasılda çabucak geçivermiş bir yıl. Daha başlarken bu birinci yıl yazısını nasıl yazacağımı hesap ediyordum. Halbuki ilk yazı yazmaya başladığımda bir yıl sonra tamda blogun 1. yaşına gelen bir zamanda ikinci bebeğimden ve kurabiyemin kardeşiyle ilişkisinden bahsetmek hiç hesapta yoktu. Biraz bizden biraz herşeyden diye çıktığım yolun, bolca bizden azıcık herşeydene dönüşmesi hele hiç hesapta yoktu.

Zamanın bizi nerden alıp nerelere götüreceği belli değilki. Hayatım durmadan şekil değiştirirken yazılarımın konusunun değişmemesi imkansız. Şimdi yeni alışkanlıklarımız, aramıza yeni katılanlarımız, yeni hayatımız, kısaca yeni moda bizle yeni bir yıla daha başlıyoruz... Bakalım bundan bir yıl sonra yazacağım ikinci yıl yazımda ne süprizler çıkacak karşıma da ne hale gelmiş olup nelerden bahsediyor olacağım.

Neyse... Böylece yeni yaşında benden sana kocaman bir nice yıllar, sevgili blogum meripoint :) Üfle bakalım ama sakın dilek dilemeyi unutma... Bakarsın tutar...

10 Nisan 2009 Cuma

Sarı...

Sarılık olmuş benim oğul bebeğim. Her bebek oluyor sıklıkla bilirim.
Bilirim çünkü kurabiyemde olmuştu. Hatta bizden ayrı 3 gece geçirmişti hastanede hemde daha sadece 5 günlükken. Sadece beziyle bir küvezin içindeki ışıkların altında öylece... Ağlamıştım, üzülmüşdüm de yine de hastanede bırakabilmişdim. Şimdi ödüm kopuyor hadi minik bebeğimi de hastaneye götürüp bırakmam gerekirse diye. Yok diyorum bırakamam bu defa. Kıymetinin fazla olduğu değil sebebi, farklı değil sevgileri. Ama sanırım anneliğe dair hissettiklerim kıdemli. Artık sadece 5 günlük anne değilim yıllar önceki. Toplamda 2,5 yıllık kendince kıdemli bir anneyim.

Bekliyorum şu önümüzdeki birkaç günün de geçmesini, bu minik kuzunun renginin sarıdan vazgeçmesini, kıdemimi zevkle ve sağlıkla arttırmayı... Sağlıkla arttırmayı...

Müjdeleme :) geçti gitti sarı mevsim, pembelendi yanaklar. Bütün önerilere uyuldu, tavsiyeler uygulandı. Şimdiii kocaman teşekürler, sorandan, sağlık dileyenden, merak edenden yana, hatta oğul bebekden bol bol öpücükler yanaklara...

09 Nisan 2009 Perşembe

Kalıplarına sığamayanlar

Yok canım sen daha minisin, miniciksin, hatta benim miniksikletimsin. Tutamazsın sen tek başına biberonunu. Aa şuna bakarmısın nasılda çekiştiriyor parmaklarımı.
Ama hayır dedim oğlum çekme elimi...
...........

Tatlım sen büyüksün, hatta çok büyüdün sığamazsın ona. Hatta sen bu evin en tatlı ablası oldun artık. O kardeşin kadar olan minik bebekler için. Sende bebekken yatardın ona.
Ama hayır dedim kızım çık onun içinden...

Cumartesinin ve sonrasının özeti...

Önce "neden yazayım" demiş olsam da, yazıp şöle bir kenara koymanın iyi fikir olduğuna kanaat getirdiğimden, çocukların ( nekadar kalabalık ve sempatik bir kelime:) uyumasından fırsat hastane ve doğum olayını bir dökümante edeyim dedim.

Doğumun olacağı gün gözüme ne kadar da uzun geldi. İlk doğumuma nasılda uykusuz gitmişdim oysa. Herşey o zaman ne kadar değişik bilmedik gelmişdi. Acemilik ve deneyimsizlik o koskaca saatlerin üzerini örtüyormuş bilememişim. Ama bu defa ameliyatın her dakikasında hatta bir sonrasında neler olacağını bilerek girmek uzuuun bir zaman dilimi demek gibi geldi her ne kadar sonunda elinize bir bebekde alıyor olsanız biliyorsunuz ya işte eni sonu epidural sezeryan, adını ne kadar kibarlaştırsanda ameliyat yani.

Uyudum bir gece önceden ama bolca düşünüp uykumu kaçırmadım bu defa, neler olacak acaba diye. Sabah kahvaltısız başlanan güne, ilkinde akıl edemediğim makyajımı yaptım çaktırmadan, hafif allık, biraz rimel, azıcık parlatıcıyla, hani aksada bulaşmaz cinsinden. Kurabiyemi bir yerlere bırakmaya kıyamadım onu görmeden giremezdim ameliyata, son göreceğimde o olmalıydı ameliyattan önce, çıkınca ilk göreceğimde o. Son fotoğraflar çekildi göbekli vaziyette, hani neydik ne olduğu anmak için ileride. Dualar edildi anne kayınvalide tarafından, gönülleri rahatlatmak maksadı ile. Sonra son kontrolleri yapıp eksik varmı gedik yokmu derken, yola çıkıldı bir heves...

Hastaneye girdiğimizde hasta kabulde girişimizi yaptırırken sabahın körü bir saatte, odanın içindeki o saate inat Acıbadem çalışanı dört saçı başı yapılı full makyajlı kızı görünce kızımın, "buyası kuaföymü" demesiyle birden attığım kahkahayla günüm açıldı. Odaya neşe içinde çıktım sayesinde. Asansörde başka bir çalışan diğerine anlatıyordu "bir kız gelmiş bu sabah hasta kabul odasına girmiş..." diye bizimkini, hem de arkasındakinin o olduğunu bilmeden... Umarım en az kızım kadar neşeli, eğlenceli bir çocukluğu olur oğlumunda temennisini içime yerleştirip 3 günlük odama girdim.

Sonrasında daha odaya çıkar çıkmaz cumartesi sabahının inanılmaz bir saatinde benim hemen ardımdan odaya giren arkadaşım haticenin peşinden tuğba, zehra, özlem ve sinem'in gelmesiyle neşem kat be kat arttı. Tanya'dan gelen süpriz ve iyi dilekler, hatta öğleden sonra ebru ve hande-cem ikilisinin ziyareti ayrııı. Ay bir de eller kollar dolu o derece. Tuğbadan enfes tatlu tuzlular, zehradan lohusa şerbetleri, özlemden kurabiyeye torpilli hediye, ebrudan, handeden direk oğluşa paketler... Dersin gün yapıyoruz o derece. Ama kafa karışık belli, belkide çaktırmamaya çalışıyor ilkay. Kocada hastaneye getirmek için annesini almaya gidince, üstelik kalakalınca trafikde sıkışık... Tam o sırada "anne bebek nasıl çıkacak" diye sorduğunda kurabiyem nasıl saçmaladım, nasıl batırdım... Aylardır hazırladığım cevapları karıştırıp "cem benim karnımı keseceee..." derken farkettim ne diyorum diye. Toparladım toparlamasına da batırıyordum nerdeyse kitaplarla hikayelerle öğrettiğim yeni kardeş ve doğum mevzusunu.

Sonra... Koca yetişdi iyi temenniler edildi, öpücükler dağıtıldı, en son kuzumu öpüp güle oynaya girdim ameliyata. Sıkılmadım hatta düşündüğümün aksine gayet eğlenceliydi! bir ameliyat ne kadar eğlenceli olursa o derece :) Tutmadım bu defa anestezistin elini. Ama uzun sürdü ilkine göre. Tehlikeli bir iki mevzu varmış meğerse çaktırmamış doktorum panik olurum diye.

Çıkışda ilk kocamı görünce duygulandım azıcık. Ama odaya çıkınca gülümsememe gülücükler katarak girdim kapıdan içeri. Malum olayı güzel yansıtmalı kurabiyeye. Ne çok neşe ne çok acı olmalı suratta, ikisininde suçlusu olmasın sonra yeni kardeş. Normal olmalı, ilgili olmalı anne kurabiyeye.

Benim minicik kuzum birden gözüme kocaman geldi... elleri daha büyük, yüzü daha olgun, boyumu uzamış ne... Halbuki odadan çıkarken minicik bir kız bırakmışdım ben. Oğlumu getirdiklerinde, hele de yanyana geldiklerinde, birisine "oyy ne kadar da küçük derken", diğerine "ne kadarda büyümüş meğerse" dedim bolca.

Kurabiyem kardeşini büyük bir merakla karşıladı "o benim bebeğim" dedi. "bakın bebeğimeee" diye gösterdi gelenlere. Ona göre annesinin babasının veya kimsenin değil, sadece kendi etten oyuncak bebeğiydi bu minik oğlan. Nasıl şaşkın, nasıl meraklı, nasıl dokunmak ister baktı önce. Dokundu, elledi, nasıl sevmesi gerektiği söylendi. Narince incitmeden dokundu ama yetmedi tabiki, "kucamaaa veeer" ısrarları malesef sonra diye ertelendi.

Sonra...

Sonra hastane günleri bir çırpıda bitiverdi. Doktorumuz "pazartesi eve gitmek istermisiniz?" diye sorunca "ee tabi" dedim "neden soruyorsunuz ki kurabiyem bekliyor evde". Meğerse benden önce ameliyata aldığı anne eve gitmek istememiş, hastanenin güvenli sahasında birkaç gün daha geçirmeye karar vermiş. Cem'in yorumu o ailenin çocuk konusunda bizden daha acemi olduğu yönünde. Ama bence her çocuk başka acemilikleri getiriyor. Şimdi evimizdeyiz, yeni hayatımıza alışmaya çalışıyoruz, acemiliklerimiz, kafa karışıklıklarımız, saçmalamalarımız daha sonra. Dedim ya bu yazı sadece ileri zamanlar adına, hastane günlerimizi dökümante etme çabası...

07 Nisan 2009 Salı

Döndüüüümm...

Bakmayın öyle sahnelere geri dönmüş assolist kıvamındaki nidalarıma :) Sonunda sizlere teşekkür etmeye fırsat bulabildiğime, eski sessiz sedasız dakikalarıma geri dönebildiğime sevinmemden kaynaklı bir sesleniş bu.

Evin içinde ansızın gelişiveren, en süprizinden, en fırsatından bu 5 dakikayı kaçıramazdım. Melekler gözkırptı aniden; bir çocuk ve bir bebek aynı anda hemde en derin uykulara dalıverdiler en süprizinden, birden misafirler de gitti, yenileride gelmedi ardlarından, evde herkes bir köşeye çekildi kendiliğinden. Oley dedim işte fırsattır bu ilkay.

Size... temennileriniz, desteğiniz, iyi dilekleriniz için en kocaman teşekkürler, iyiki varsınızlar ve hep yanımda olunlar, hastaneye gelenlerinize tekrardan ne iyi yaptınızlar demek için kısacık döndüm. Yakında daha kesin bir dönüş yaparım, hastane anılarımla olmasada yaşadıklarımla, kızımın ve oğlumun yaşattıklarıyla dolu anektodlarla. Şimdilik ben ve 3 sevgilim yeni hayatımıza adapte olmaya çalışalım bakalım.

Bir sonraki melek göz kırpışında hiç kaçırmam yine burdayım.
Bu ise sizlere iyi dileklerinizden mutlu olan oğlumdan, yanakdan bir öpücük için bırakılmış bir fotodur. Öpünüz :)

05 Nisan 2009 Pazar

Elçi'den notlar...


Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle indi doğumhaneye...
Ve yine kocaman bir gülümsemeyle geri döndü odaya...
Girer girmez Meri'ye baktı, öptü onu...
Giderken de öpmüştü Meri'yi... "Birazdan kardeşini alıp gelicem" demişti.
Meri birdenbire kocaman bir abla oldu, kardeşini beklerken onun için resim yaptı...
Biz onu beklerken halen belli değildi ismi.
Odaya geldi, İlkay'ın kucağına koydular. Öbür yanına Meri'yi istedi.
Ne olucak ismi dedim:
Ozan dedi...
.
Ozan Bebek 4.020 gram. 51 santim... Simsiyah saçlı pamuk gibi bir oğlan...Herkes çok sağlıklı...
Annesinin son gözağrısı... İlkgözağrısının da şimdiden can arkadaşı...
.
.
.
Yazan: ...defdef'in annesi

03 Nisan 2009 Cuma

Bana müsade...

Gidiyorum....

Yarın sabah hastaneye, yeni hayatımı kucaklamaya...

Fragmanlar fazlamı uzun sürdü, bana mı öyle geldi dedim geçen kocama, hep plan yap, hep gelecek hesapla, az sonra diye yetin, hatta bekle dokuz ay filmin kendisi başlasın diye : )

Dile kolay 9 ay, biraz fazlası müebbet yani, o derece.

Yok ne hissettiğimi yazabilecek kadar net değil duygularım... Hatta her ne kadar oğluma özel onun doğumuna giderken hissettiklerimi yazmayı planlamış olsam da, yapamadım yine.

Doğuma ilk gidişim olmasa da, ilk gidişimdeki kadar meraklı olmasam da... Sakin de değilim neler olacağını bilsem de, ama ne hissettiğim de tam çıkmıyor ağzımdan bu defa... Heyecan, mutluluk, sona ulaşmak, şaşkınlık, sayılı günün bitmesi, kalabalık aile olmak, sevinç, bolca merak, azıcık korku... Seç, beğen, hisset...

Heyecanlıyım yeni bir hayat getiriyorum dünyaya...

Merak ediyorum ama artık anneliğimi değil, bundan sonraki hayatımı...

Şaşırmayacağım belki elime aldığımda oğlumu, hatta daha bilmiş olacağım ilkine göre, daha deneyimli...

Ama daha çok anne olmayacağım biliyorum, yaşadım çünkü bunun daha çoğu yok, sanmam...

Kocam da daha çok baba olamaz şimdi olduğundan...

Olsak olsak daha büyük bir aile olarak döneceğiz hastaneden...

Belki hastanede farketmesekde büyüdüğümüzü aile olarak o karışıklıkda, hiç olmadı arabaya sığamayınca ayılacağız neler olduğuna...

Anane daha çok anane olmayacak veya babane, sadece daha çok gürültü olacak evlerinde bir sonraki ziyaretimizde...

Belki ilk zamanlar tıkanıp kalacağız yeni düzenimizde...

Daha zor olucak son zamanlarımıza göre belki. Rahata alışmışız diyeceğiz sanırım sıklıkla ilk günlerimizde. Duvarlarımız, komşularımız, kulaklarımız alışır herhalde yeni bebek ağlaması seslerine en kısa sürede...

Merakdayım nasıl olacak bundan sonra hayatımız diye...

Bekliyorum, daha evden çıkmadan bir an önce yeni hayatım başlasın diye...

Hadi geri sayım başlasın 10, 9, 8 diye...

Yakında yeni hayatımızdan yeni haberlerle görüşmek üzere...

Soranlara Kadıköy Acıbadem hastanesindeyiz 4.4.2009 cumartesi gününde bir odaya 3 kişilik minik bir aile olarak girip 4 olmak için, saat sabahın 9.30 unda aramıza katılacak yeni bebeğimizle. Bebek şekerleriniz hazır en şirininden, en tarafımdan hazırlanmış olanlarından, gelenleri beklerim gelemeyenlere ilk fotoğraflar hastaneden dönüşte.

Ne diyeyim artık, bende bile laf bitti... görüşmek üzere...

02 Nisan 2009 Perşembe

Pinnnnik sepeti...

Can sıkıntısına, geçmeyen zamana çözüm... Evdeki 2,5'luk kıza bir sepet bulup, doldurup içine zerzevatı... Mesela soyulmuşundan bir elma, 2 çeşit kurabiye, 3-5 çubuk kraker, badem, çikolata... birdeee bir minik el aynası sakın ne alaka denmeye o olmazsa ağlanıyor hatırlana. Sonra sepet elde annane yanda girsinler çadıra pinnik yapsınlar, adı gibi kendisi de alışıla gelmiş pikniklerden farklı, ev içi modeli.

Hamile ilkay'da cüceler ülkesindeki güliver misali dışarıdan izlesin giremediği çadırın içini, elde makine sadece fotoğraf çekebilsin, zamanda böylece su gibi aksın geçsin.

01 Nisan 2009 Çarşamba

Farklı bir şaka günü...

1 nisanmış bugün... Her telefon açtığım benden geçen senelerdeki şaka performanslarımdan birini bekliyor. Bütün telefonlar tanıdıklarım tarafından "bak bugün 1 nisan biliyorum sakın beni kandırma" diye açılıyor. Klasik beklenti ise doğurdum şakası. Kocama bile telefonda bir şey sormak istedim "ilkay toplantıdayım lütfen şaka yapma bana, doğurmuyorsun dimi" dedi.

Ben kimseye şaka yapmıyorum bu sene, aklımdaki tek şey 3 gün sonraki doğum ve hazırlıklar olduğundan. Ama herşey şaka gibi devam ediyor hayatımda zaten. Kuaförümde haftaiçi olmasına rağmen boş dakika olmadığından randevu alamadım bugün için, temizliğe gelmesi gereken Naile hanım değil gelmek telefonu bile kapalı bırakıverdi bizi ortada, haftalar öncesinden verdiğim bir siparişim için firmanın biri "aa o ürün üretimden kalkmış" diye cevap verdi ha bugün ha yarın gelir diye beklerken... Ve ben bunları yazarken saat daha sabah 10.00...

Gün uzun ve bakalım daha ne şakaları var dedim ama şaşkına her gün 1 nisan, bende az değilim... gitmem gereken son doktor randevumu unuttum. Hatta öyle unutmuşumki ertesi gün gece yarısında aklıma geldi. Bir sonraki gün gittiğimde Dr. Cem "cumartesi doğuma gelmeyi unutmazsın dimi" dedi. Dedim ya bana hergün 1 nisan ve her şaşkın gibi hayatımı şaka gibi yaşıyor, en çok kendi kendime farkında olmadan yaptığım şakalara gülüyorum.

31 Mart 2009 Salı

30ay+23gün (ilk fal)

Çocukluğumuzda kırda bayırda düzinelercesini bir soruya heba ettiğimiz papatyalardan, doğum öncesi ziyaret çerçevesinde koca bir demet geldi evimize. Bu gidişle daha uzunca bir süre doğal ortamında tanışamayacağı papatyaların falını ananesi öğretti kurabiyeme.

anneanne: tamam mı kuzum öğrendinmi hadi bir tanede sen yap
çocuk: pekiii ananedim. seviyooooo.... sevmiyoooo... sevmiyoooo... hiiiç sevmiyooo... hiiiiiç sevmiyoooo... çok seviyooooo :) Oldumu anane
anneanne: ee süper oldu kimeydi bu
çocuk: babama yaptım bunu
anne: pek şaşırdım diyemeyeceğim, ilk aşkına ilk falını açtı kızım :)

30 Mart 2009 Pazartesi

Sabırsız matematik...

annem: ay kaç gün kaldı şunun şurasında, aaa
ben: ay evet anne yaa
annem: hakikaten kaç gün kaldı? ciddi soruyorum yani
ben: haa... bugünü sayma bitti sayılır, ee cumartesi sezeryan, o günü de sayma kaldı sana dört gün
annem: aa ne diyorsuuun
ben: yaa
annem: ayy çarşambayı da sayma temizlik var o gün
ben: ee cuma misafir gelicek o günü de sayma
annem: ee kaç kaldı geriye
ben: iki gün!!!
annem: aa iki gün müü :)))))
ben: ay utanmasam yarın diyeceğim ne bu yaa, yok anne gel baştan hesaplayalım. Bugünü de sayalım hatta sezeryan gününüde sayalım 6 diyelim :)))
annem: mantıklı :))))

Bende mi...

Hep kızarım tanıdıklarıma, arkadaşlarıma, madem alıyorsun, madem yaptırıyorsun neden saklarsın diye. Kullanılmayan odalara, çıkartılmayan çarşaflara, nevresimlere, kullanmaya kıyılamayan halılara, havlulara...

Ee benim ne farkım kaldı kızdıklarımdan dedim geçen gün. Daha önceki evimizde var olan küvetimizi her geldiğinde doldurup kullanan hatta bütün gün içinden çıkmayan temizlikcimizin kızından heves bu evede de mutlaka olsun dedim. Benim kızımda girer içine aynı kahkahalarla coşar bütün gün oynar dedim o hevesi gördüğümden o tatlı kızın yüzünde.

Dedim ama bu eve taşındığımızdan beri küvetin içini ve kabinini ardiye olarak kullandım. banyo ihtiyaçlarımızı diğer banyodaki duş ile giderdik her defasında. Neredeyse unutuyorduk ki anane hatırlattı neden kullanmıyoruz bu küveti, şu kızıma doldurup oynatmıyoruz dedi de aklımız başımıza geldi.

Şimdi... Şimdi ise ne küvet aklımızdan çıkıyor, ne de kızımız küvetin içinden çıkıyor.

28 Mart 2009 Cumartesi

:)

Kocam geldi, kaç saat rötarla hemde... Sarıldım, ne sancı kaldı, ne sıkıntı, ne de korku... Yine bekliyorum dördünü...

Gel de doğurma şimdi...

Kocam gitti... 3 gündür yok... kişisel bir iş gezisi dahilinde İstanbul dışında. Ama dışı demek yetmiyorki bayaaa dışında. Taa yurdumun karlı kışlı bir doğu memleketinde.

Kızımızın doğumuna bir hafta kala yine aynı şeyi yaşamıştık. Kocamın Avusturya'ya gitmesi gerekmişti aparla topar arası. Bir gün önceden gidip Dr. Cem'e sormuş NST ye bağlanıp sancı durumuna ve doğurabiliteme bakmıştık. Sancılarım hafifden başlamış gibi olmasına rağmen doktorcum kocama "gidebilirsiniz ama iki gün içinde burada olun yetişirsiniz" demişdi. Mevsim uygun ama ne hikmetse uçağın ineceği gün İstanbul'da şimşek, yağmur, fırtına birbirini götürmüştü. Ne kadar ağladım, ne kadar dırlandım anlatamam. Yazık ben böyle yapıp doğumun eşiğine doğru emin adımlarla ilerlerken farketmemişim ama annem 9 tane daha ilkay doğurmuş o son yarım saat içinde, hemde aman kız şimdi doğuracak teleşı dahilinde. Ee ne oldu bu kadar sıkıntıya... koca geldi, sarıldı ilkay boynuna, sonra ne sancı kaldı ne sıkıntı, bekledi sakin sakin sezeryanını olacağı günü, vukuatsız.

Pekiii bundan ders çıkartıldımı tarafımızdan... hayır. Tarih bizim için tekerrürden ibaret. Yine ilkay hamile, yine kocanın işi çıktı, yine Cem'e gidildi onay alındı, yine ilkay bekliyor, yine koca bir hava alanında. Ama bu defa kocanın bulunduğu şehirden kalkacak uçak hava muhalefetinden daha istanbuldan kalkamamış, rötar rötar üste.

Şimdi ilkay bekliyor, kocası ise sırf karısı telaşdan doğurmasın diye 10 dakikada bir arıyor. THY ise doğunun bir şehrinde bekleyen İstanbul yolcularını otobüs ile 3,5 saat uzakdaki başka bir doğu şehrine taşıyıp oradaki havaalanından İstanbul'a getirmeye karar veriyor.

Yani hakikaten gelde doğurma... bekle ilkay bekle. Bir gelsin kocan sarılırsın unutursun bunları ne sancı kalır, ne sıkıntı... bekle...

27 Mart 2009 Cuma

Çevresel faktörler...

Şaka gibi ama, aşağıdaki yazı bugünümün sadece 3 saati içinde işittiğim lafları içeriyor...

Eczacı: Oooo çok kilo almışsın ama sen bu hafta, ohoooo nasıl vericen sen bu kiloları... Ama ben değiştiricem eczanemi demiştim, değiştirmedim... müstahak bana dimi ama. Sen daha çook laf işitirsin bu eczacıdan ilkay.

Sitenin güvenlik görevlisi: Ya kusura bakmayın ama yardım etmemizi yönetim yasakladı, pardon yani sadece kapıyı açabiliyorum elinizdekileri alamıyorum. Ya sen versene bana şu yönetimin telefonunu ben bir isyan edeyim onlara. Yerel seçimlerde apartman yönetimini de seçiyormuyduk, yoksa karıştırıyormuyum... hıı.

Yemek siparişi getiren çocuk: Ya koşmanıza gerek yok, ben yarın gelir alırım parasını, ya kasmayın hiç. Kasmayım dimi, ilahi çocuk, kasmam kasmam.

Sucu: İçeriye taşıyayım mı? Şimdi siz yani nasıl taşıycaksınız. Ahh ahh sorma diyesim var ama şimdi fazla samimi olmayalım dimi.

Marketteki gıcık kadın: Ayyy artık çekilirmisiniz geçiiim... Şu göbek olmasa bende bilirim çekilmeyi güzel bir manevrayla ama bayan asabiyet... Ne diyeyim en kısa zamanda hamile kalasın, markette asabi gıcık kadınlar çatsın sana... alla alla.

Kırtasiyeci adam: Ne zaman doğum kısmetse? Kısmetse dördüne:))

Tanımadığım teyze: Ayy allah kurtasıııın, yazık sanaaa... tü tü tüüü. Haa yok teyze benimki müebbet artık. Sonsuza dek hamile kalıcam :) Yanlız şaka bir yana esas anlamadığım neden tükürdüğün? Ünlem de bir karışıklık oldu galiba.

25 Mart 2009 Çarşamba

Son moda çerçeveler...


Baktım devamlı oyuncak hayvan örmek olmuyor... Hep çocuklara, hep çocuklara, birazda büyüklere öreyim dimi ama. Bu iki çerçevenin sahipleri çokdan hazır, şimdi haberleri olmasada. Umarım yarın sahiplerini bulacaklar :) Güle güle kullansınlar...

10 gün kala...

Doğuma yok bir ay var, yok üç hafta kaldı, ondört gün kaldı derken... bugün son on gün kaldı dedim... dedim de ne kadar az kalmış bugün farkettim iyice. Yapacak ne kadar çok işim varmış bitiremedim bile daha.

Dr. Cem'in Güney Amerika gezisi kaynaklı korkumdan, kızımda hazırlamadığım hastane valizini hazırladım. İlk gece uyuyamadım huzursuzluğundan. Hani valiz hazırya, evrene yanlış bir mesaj verdik şimdi hadi kalk gidelim derse bünye gecenin bir yarısı hastaneye diye.

Annem yine geldi Ankaradan. O gidip gelmekden yoruldu ben hala onsuzluğa alışamadım.

Annem yokken kocaya emanet edildim 4 günlüğüne. İki günü haftasonundan yedik ama pazartesi, salı koca işden izin kullandı, karıma bakıcam çerçevesi dahilinde. Mazeret iznine böyle yazdırmışmıdır bilmem ama ben pek bir memnun kaldım bana bakma kısmından. Kocamın bulaşık makinası boşaltabilme yeteneğine, elinden çay içme şansına, hadi sen biraz uzan ben sofrayı toplarım kibarlığına, sen biraz blogunla ilgilen kahve içermisin kelimelerine şahit oldum. Şok şok üste yaşayıp bunu son 10 gün kala yaşadığıma üzüldüm. Biraz daha geç mi doğursam göbüşü diye geçirdim hatta içimden.

Kafamda hep bir eksik alarmı var, eve, çocuk ihtiyaçlarına, bebek eksiklerine dair. Sanki bundan sonra bir daha dışarı çıkamayacakmışım gibi... En son vukuat kıza zaten yeni alınmış bir ayakkabı olmasına rağmen "ay yakında ayakları büyüyecek acilen bir ayakkabı daha almamız lazım" demem oldu. Gerçi kocam ikna konusunda dirensede hala aynı şiddette ağlayabilme kapasitem şimdiden çocuğun ayağına iki numara büyük bir yazlık ayakkabı aldırmaya yetti. Son günlerde artık ne vukuatlarım olur bilinmez. Bakarsınız ilkokul alışverişine bile başlarım ben...

Son doktor muayenesi sırasında anestezistle de görüştüm. Ama benden önce giren hamile bayan arkadaşın içeride 30 dakika kalmasına kıyasla ben 5 dakikada çıktım odadan. Sebep iki yıl önceki deneyimim; epidural hakkındaki bilgim. İyi birşeymi bu deneyim tartışılır. Hani başıma gelecekleri ve işleyişi bilmek ne kadar rahatlatıcı olsa da, bilmemek o sürecin uzunluğu hakkında bilgi sahibi olmakdan iyi bence. Şimdi off diyorum Dr Cem'e rica ediyorum ilk ameliyat ben olayım diye, benden 45 dakika önceki ile yer değiştirmek istiyorum diyorum sabah beklemek zor olur diye. Off diyorum o ameliyathanedeki hazırlıkları kim bekleyecek, veya off o reanimasyondaki odaya çıkmadan önceki uzuuun 15 dakika nasıl geçecek, veyaaa hastanede 3 gün nasıl bitecek de bir an önce eve gelinecek.

Hastanede anestezisti beklerken doğum için giriş yapanları da gördüm ne kadar tedirgin, ne kadar heyecanlı bellerini tuta tuta... Çıkış yapanları da gördüm, ne kadar oh neyse bitti duruşlu, olaya tam adapte olamamış, bol şaşkın, hadi bakalımla karışık hafif de gurur katkılı ifadeleri ile. İkisini de yaşayıp şimdi uzakdan izleyip aynısını bile bile tekrar yaşayacağımı bilerek, hemde elde değilki diye bahanemide hazır ederek şimdiden.

Daha kesin bir isme karar veremesekde şimdi yeni sorulara cevaplar arıyoruz. Doğum sırasında acaba tüplerimi bağlatsakmı, oğlanı doğumdan sonra sünnet ettirsekmi....

Çok mutlu haberler alıyorum şu sıralar, canım arkadaşım hatta canımın içi Esin ilk doğumumda da kocasıyla birlikde Ankara'dan sabahın körü numaralı uçağıyla gelmiş; kızımı beni görmüş, bol bol ağlayıp, hatta ağlatıp akşamına da evine dönmüştü... hem de tatlı Ege'm daha küçük bir bebekken. Dün doğum için geleceğini yazmış bana. Yine sabah uçağı ile görmeye geliyor bizi, yine gözlerim arayacak onu, yine soracağım sağıma soluma bir ararmısınız sağ salim inmişmi diye.

Kızımdaki "hamilelikde kilo alma" rekorumu egale edip yeni bir rekora imza attım. Şu sıralar 21 kiloyu gramlarla geçtim ama daha 10 günüm var. Kendimden korktum, kilo alabilme kapasiteme şaştım. Hani artık "boşver doğumdan sonra verirsin" sınırını bile geçtim. Değil başkasının bana, benim bile kendime diyecek lafım kalmadı. Ama iştahım son dönemecide dönüp yokuş aşağı inen bir bisiklet gibi hız kazanmaya devam ediyor. Yemekden 1 saat sonra acıkmak şimdilerde en favori yeni alışkanlığım.

Geçen gece kızımı kucağıma aldığım o ilk fotoğraflarıma baktım. Bir bebek ancak bu kadar garip tutulur dedim, güldüm kendime önce, sonra bir arkadaşımın kışlık odun benzetmesi geldi aklıma kahkaha bile attım, haklı dedim. Odun bile daha manalı tutulur o derece yani. Sonra onu ilk kucağıma aldığımda kendimi nasılda anne gibi hissettiğimi hatırladım. Ama şimdiki anneliğim karşısında ne kadar da ufacık bir his olduğunu farkettim. Acaba şimdiki anneliğimle oğlumu nasıl kucağıma alacağım dedim. Daha mı anne gibi, daha mı bilmiş, daha mı yol yordam bilir. Bilemedim, merak ettim.

24 Mart 2009 Salı

30ay+16gün (pazarlık)

Günlerden dün, mekan Dr. Cem'in ultrason odası...

çocuk: ceeeeeemmm
doktor: :))))
çocuk: ceeeem sana diyoyum heyyy
doktor: efendim
çocuk: bak annemin kaynı çok büyüdü gööyomusun
doktor: evet
çocuk: hadi cem çıkayt aytık onu hadiii
doktor: şimidi mi?
çocuk: evet hadi hadi hadiii
doktor: :))))az kaldı 10 gün sonra çıkartsam olurmu
çocuk: oluy pekiii yoopopun vaymı ondan veyiymisin, sen biiyomusun yoopop hani bööle yeniyo yaaa
anne&baba&doktor: :)))))


21 Mart 2009 Cumartesi

Çok mutluyum dostlar, çünkü artık baby shower'ım var...

Önce yazmayacağım dedim, blog yazan arkadaşlarla konu olsun diye değil kendim için buluşuyorum dedim. Bana özel kalsın istedim. Ama kendi lafımı önce kendim yedim. Paylaşılmayacak saklanacak gibi değil ki dün yaşadıklarım...
Dün evimize eş dost blogcu arkadaşlar geldiler, ama öyle geçerken uğradık türünden değil bildiğin el kol dolu vaziyette. Hadi buluşalım... ee bana gelin diye başlayan laf, se hamilesin sakın bir şey yapıp yorulma biz getiririzle devam edince. Kapıdan giren erzağıyla birlikde girdi. Neler yoktuki ellerinde kollarında... Cheesecakeden tutun da, amerikan salatası, cevizli böreği, havuçlu keki, çikolatalı kurabiyesi... Sayamadım hepsini ama enazından şu söylenebilir ki bir hamilenin isteyebileceği, canının çekebileceği nerdeyse herşey:)

Önceden tanıştığım, tanışmadığım derken aman ne koyu bir sohbete daldık. Aalar, hadi canımlar, havada uçuştu, kahkahalar saçıldı evimin heryanına. Kuzumun uyuyor olmasından dolayı fısıltılı başlayan sohbetimiz uyanmasıyla hız kazandı...


Eğlendim, coştum, sakın haa bundan blogunuzda bahsetmeyin diye bir dolu şey anlattım, ama en çok da şaşırdım. Hani derler ya başka bir şey dilesem olacakmış. Yazımda ahh bir babyshower diyordum, üşenmemişler gitmişler masa örtüsü peçetesi, süsü balonu derken benim kızı uyutmaya gittiğim 5 dakika içinde, hemde gizlice, tam otur başına ağlalık bir masa hazırlamışlar ki... görünce coş ilkay, kesmediyse git bir de doğur cinsinden. Nasıl mutlu oldum, tarifsiz. Ama zaten başka bir şey dilemez yine bunu dilerdim...

Çoğu anın fotoğrafını çekmeyi unutmuşum ama neyseki blogcu blogcuyu görünce ne yapar... fotoğrafını çeker önce , sonra da sohbetini ederden sebep, bir dolu fotoğraf var hepimizde :)

Sevgili Ebru ve Rima, Hande, Özlem, Serap... çok teşekkür ederim, hem geldiğinize, hem süprizinize... aklınıza, elinize sağlık. Yine beklerim :)

19 Mart 2009 Perşembe

Gezdim geldim ama...

Dün bir telefon ertesi geldi arkadaşlarım, uzun zamandır bir arada olmadıklarım, sevdiklerim, beni evden almaya. Kendi aralarında iş bölümü yapmışlar; biri alacak beni evden arabasıyla, diğeri bırakacak. Malum ev ahalisinden asayiş müdürü sıfatlı koca ve anne yasakladı araba kullanmamı, hadi kullanırken sancım tutarsa bahanesiyle. Fenada olmadı aslında emniyet kemeri fazla sıkmaya başlamıştı direksiyonu evir çevir sırasında.

Aldılar bir de beni taa Tuzla'ya götürdüler, eskiden sıklıkla balık yemeye gittiğimiz o minik ama sevimli mekana.

Ama mekan değişmiş, taşınmış, büyümüş. Eski sevimli hali şık haliyle yer değiştirmiş. O minicik, içeride 5 masa sokakdaki 6 masalı hali en az 10 katına çıkmış ama garsonların çoğu aynı kalmış. Beni ilk gördüklerindeki tepkileri "Ne oldu hanfendi size.. ?" oldu.

Ne oldu...
Kader sillesini vurdu,
Kadrolu annelik çıktı kurada,
Bilmem bir değişiklik mi var,
Kilo almışım değilmi,
Beni birisiyle karıştırdınız galiba...

Aklımda geçen cümleler bunlardı onların afallamış suratlarına, fırlamış gözlerine karşılık. Ama sadece gülümsedim oturdum yerime. Masadan ihtiyaç molası için her kalkışımda acıyan bakışları eşliğinde. Mekanın eski halinin daha güzel olduğu hakkında konuşarak, yedik balıklarımızı, içtik kahvelerimizi, hatta fal bile baktırdık aramızdan en fal bakmaya uygun olanımıza. Sonra uzuun mutlu saatler, ufak zararsız dedikodular, bol kahkahaların ardından döndüm evime.

Ama eve geldiğim dakikadan beri bir değişiğim... Daha zor yürüyorum, daha halsizim, bolca sancılı, bolca ödemli, göbeğim biraz daha yerçekimine malup. Deniz havasımı çarptı, çok mu oturdum, fazlamı yoruldum, yoksa göbüş doğum halini almak adına şekil mi değiştiridi. Toparlayamadım hala kendimi, ne gece ne şimdi.

Normalde pek panik olmam bu gibi durumlarda, kızıma hamileliğimde olmadığım gibi. Amaaa....
Paniğimin sebebi doktorum Cem'in Güney Amerikada bir kongrede olması. Gitmeden önce bu göbüş biraz iri ve önden gidiyor, belirlediğimiz tarihi beklemeyebilir demesi. Faltaşı gibi açılmış karı koca gözlerimiz eşliğinde "erken doğum mu...?" nidalarımıza, "olabilir ihtimal dahilinde" gibi bir cevap vermesi. "Ee oluur... olur da sen yoksun doktorum" dediğimde hiç tanımadığım bir doktora emanet etmesi. Oluur ben tutarım kendimi sen gel bir an önce dedim içimden. Şimdi paniğim hadi tutamazsak kendimizi :)

Bak şimdi hatırladım adamcağız, pek evden çıkma, fazla yürüme, bolca dinlen ben gelinceye kadar da demişti sahi...

Hadi şimdi bekle bakalım ilkay pazara kadar sabırla Dr. Cem'in Türkiye sınırlarına girişini.